Şimdi maskeleri çıkarma vakti.


 Google'a bana hüznün resmini çiz dedim. Karşıma bir dolu resim çıktı, hepsi böyle bildiğin siyah beyaz. Çoğunda yağmur yağıyor. Ellere batan güller mi dersin, içinden kan akan kalpler mi... Sonra dedim ki "kardeş boşver sen hüznü falan, bana mutluluğun resmini çiz." bu sefer de bir dolu renkli resim çıktı. Çoğunda sarılan çiftler, arabaya binen zengin adamlar, gol atmış futbolcular falan. Ne kadar genellendiğimizin farkında mıyız acaba. Neden siyah beyaz herkeste hüznü anlatıyor, neden kırık kalp hep bir üzüntüyü betimliyor. Neden gök kuşağı gördüğümüzde bizi mutlu etmek zorunda? Hepimiz odamızda oturup bilgisayarın açılmasını beklediğimiz o 2-3 dakikada birer bireyiz sadece. Kendi başımızayız. Sonra tekrar birbirimize bağlanıyoruz, genelleniyoruz, duygularımız özel olmaktan çıkıp bütün insanlıkça bilinen, paylaşılan şeylere dönüşüyor. Benim mutluluğumu sen tarif etmeye çalışıyorsun, senin üzüntülerini ben hafifletmeye çalışıyorum. Ben mutsuzum dediğimde sen sanki benim mutsuzluğumu anlıyormuş gibi davranıyorsun. Ama sadece kendi mutsuzluğunu benimkine benzetebilirsin, ne eksiği ne fazlası. Bencillik de bundan ibaret işte. Her şeyin başlangıç noktası olarak kendini alabilmek. Bu kadar basit ve olağan.

- Mustafa kardeşimin isteği üzerine siteye "tweet" butonu eklemiş bulunmaktayım. Şahsi olarak twitter kullanmıyorum şu an için. Belki yakın zamanda başlarım bilemiyorum. Bana 140 küsür karakterde düşüncelerini anlatmak zor geliyor, o yüzden burayı tercih ediyorum. Ama belki twitcilerin de bir bildiği vardır, o aleme de girmek gerekir. Twitter kullanıyorsanız retweetlerinizi esirgemeyin. Hep beraber coşalım, mutlu yarınlara koşalım. Gelin beraber mutlu olalım.

- Ülkemin her bir köşesi ayrı değişik. Ama Adana da daha bi ayrı değişik hakkını vermek lazım. Resmen Adana insanı olarak kavgaya bir açlığımız var lan. Böyle istiyoruz ki arabalar birbirine girsin, levyelerle sanat yapılsın. Yumruklarla suratlar şekillensin falan. Bi sakin olun arkadaşım. Daha bu akşam Göktuğ'la yürürken göbeği 120 km hızla dönen bi araba gördük. "O ne lan artistlik yapıyor sanki bmw var altında" dememle birlikte arabadan inenlerin diğer arabaya koşup birbirlerine girmeleri bir oldu. Artık kavgalar da hızlı olup bitiyor resmen. Eskiden bakışılırdı, laf atılırdı, sonra kavga çıkardı. Bunlar direk arabayı durdurup saldırdılar birbirlerine. Yaklaşık 2 dakika sonra da ayrıldılar. Zaman önemli tabi vakit nakittir.

- Hava alanında thy yetkilileriyle kavga eden bir 10 kişi gördüm. Bütün bir aileydi herhalde bunlar. "Gardeşim uçak 15 dagga sonra kalgyosa sen niye bizi bindürmiyon?" diye bağırıyordu amca. Anladığım kadarıyla 12.30'da kalkacak uçak için 12.00 da alana gelmişler bileti alır bineriz diye. Yanlış anlaşılmasın burda kimseyi aşağılamıyorum, cahiliyet göstermiyorum. Ama cahiliyet o insanlarda değil, o insanlara bileti satarken "şu saatte orda olun, geç kalmayın, bu biraz farklı amcacım" diye anlatmayan dingillerde. Otobüs bileti satar gibi uçak bileti satarsan insanların dişinden tırnağından arttırarak aldığı bilmem kaç kuruşluk uçak bileti için kavga ederler seninle herhalde. Sorun öğrenmek değil, öğretmekte.

- Yukarıdaki çift çok tatlı değil mi lan? Bakınca böyle güzel oluyor. Darısı herkesin başına o zaman. Ama tabi bence kardeş gibi benziyorlar birbirlerine o da ayrı konu. Belki ailevi mutluluğun portresidir bu.

- Ben küçükken neden lahana bebeklerden korkardım şimdi daha iyi anlıyorum. Kardeşimin odasında konaklıyorum birkaç gündür. Burası hep onun anılarıyla dolu tabi. Böyle biblolar bebekler falan. Oğlum çok kötü bakıyorlar lan! Böyle bildiğin hani öyle bakan gerçek bebek olsa "içine bişey girmiş bunun!" diye koşa koşa kaçarım, öyle bakıyorlar. Sevgili bebek üreticileri... Çiftlere ve evlilere seslenmiyorum ulan, oyuncak üreticilerine sesleniyorum, siz çekilin aradan. Bu bebeklerle çocuklar oynuyor. Çocuklar da çiçektir falan. O yüzden azıcık insan ifadesi verelim şu bebelerin yüzüne ne diyonuz? Öldürecek gibi bakmasınlar, kan içmek istiyormuş gibi bakmasınlar. Çiçek ekecekmiş gibi, cicibebe yiyecekmiş gibi baksınlar. Yakacam komple şu bebekleri o olacak.

- Gece saat 22.00 sularında evin neresindeysen oraya taze meyve servisi başlıyorsa, bil ki ailenin evindesin. Mevsim önemli değil, sen eve bi gel de, gerekirse o anne yaratır o mandalinayı bir şekilde. Küçük tabak ve meyve bıçağıyla evin en ücra köşesinde seni bulur "meyve yer misin" diye belirir kapıda. O soruya da "yok ya yemem" de bakalım diyebiliyorsan.

- Gece anne-baba yattıktan sonra hangi saatte eve gelirsen gel bir soruyla karşılaşırsın. "Nerdesin bu saate kadar?" Bunun ben henüz mantıklı bir açıklamasını bulamadım. Yani 15 dakika önce "eve yürüyorum" diye telefonda konuştuktan sonra eve girince "nerdesin oğlum sen?" diye bir soru gelince kim olursan ol beyindeki devreler tutuşur. Ne ara gece kıyafetini giydin, ne ara gittin uyudun? Gözler de kızarmış, saçlar da dağılmış. 15 dakika önce ben kimle konuştum telefonla? Galiba evlerin içerisinde zaman dışarıya göre daha farklı ilerliyor. Uzay-zaman denklemi falans. "Anne-baba/ nerdesin bu saate kadar?" denklemi. Ehe, eho.

- Bi de telefonda "tamam çabuk gel" muhabbeti var. "Nerdesin?", "Otobüsteyim?", "Tamam çabuk gel..." Şöför kardeş bi çekil kenara, 6.5 durağa kadar 120yle gidecez. Emir büyük yerden yapacak bişe yok. "Ezdiklerimiz için bonus kazanıyor muyuz?"

İnsan bir şeyler yazmayınca da paslanabiliyormuş bunu da öğrenmiş olduk. Kusuruma bakmayın, geçiştirin bu seferlik. İyi geceler.

0 yorum: