0

Şimdi maskeleri çıkarma vakti.


 Google'a bana hüznün resmini çiz dedim. Karşıma bir dolu resim çıktı, hepsi böyle bildiğin siyah beyaz. Çoğunda yağmur yağıyor. Ellere batan güller mi dersin, içinden kan akan kalpler mi... Sonra dedim ki "kardeş boşver sen hüznü falan, bana mutluluğun resmini çiz." bu sefer de bir dolu renkli resim çıktı. Çoğunda sarılan çiftler, arabaya binen zengin adamlar, gol atmış futbolcular falan. Ne kadar genellendiğimizin farkında mıyız acaba. Neden siyah beyaz herkeste hüznü anlatıyor, neden kırık kalp hep bir üzüntüyü betimliyor. Neden gök kuşağı gördüğümüzde bizi mutlu etmek zorunda? Hepimiz odamızda oturup bilgisayarın açılmasını beklediğimiz o 2-3 dakikada birer bireyiz sadece. Kendi başımızayız. Sonra tekrar birbirimize bağlanıyoruz, genelleniyoruz, duygularımız özel olmaktan çıkıp bütün insanlıkça bilinen, paylaşılan şeylere dönüşüyor. Benim mutluluğumu sen tarif etmeye çalışıyorsun, senin üzüntülerini ben hafifletmeye çalışıyorum. Ben mutsuzum dediğimde sen sanki benim mutsuzluğumu anlıyormuş gibi davranıyorsun. Ama sadece kendi mutsuzluğunu benimkine benzetebilirsin, ne eksiği ne fazlası. Bencillik de bundan ibaret işte. Her şeyin başlangıç noktası olarak kendini alabilmek. Bu kadar basit ve olağan.

- Mustafa kardeşimin isteği üzerine siteye "tweet" butonu eklemiş bulunmaktayım. Şahsi olarak twitter kullanmıyorum şu an için. Belki yakın zamanda başlarım bilemiyorum. Bana 140 küsür karakterde düşüncelerini anlatmak zor geliyor, o yüzden burayı tercih ediyorum. Ama belki twitcilerin de bir bildiği vardır, o aleme de girmek gerekir. Twitter kullanıyorsanız retweetlerinizi esirgemeyin. Hep beraber coşalım, mutlu yarınlara koşalım. Gelin beraber mutlu olalım.

- Ülkemin her bir köşesi ayrı değişik. Ama Adana da daha bi ayrı değişik hakkını vermek lazım. Resmen Adana insanı olarak kavgaya bir açlığımız var lan. Böyle istiyoruz ki arabalar birbirine girsin, levyelerle sanat yapılsın. Yumruklarla suratlar şekillensin falan. Bi sakin olun arkadaşım. Daha bu akşam Göktuğ'la yürürken göbeği 120 km hızla dönen bi araba gördük. "O ne lan artistlik yapıyor sanki bmw var altında" dememle birlikte arabadan inenlerin diğer arabaya koşup birbirlerine girmeleri bir oldu. Artık kavgalar da hızlı olup bitiyor resmen. Eskiden bakışılırdı, laf atılırdı, sonra kavga çıkardı. Bunlar direk arabayı durdurup saldırdılar birbirlerine. Yaklaşık 2 dakika sonra da ayrıldılar. Zaman önemli tabi vakit nakittir.

- Hava alanında thy yetkilileriyle kavga eden bir 10 kişi gördüm. Bütün bir aileydi herhalde bunlar. "Gardeşim uçak 15 dagga sonra kalgyosa sen niye bizi bindürmiyon?" diye bağırıyordu amca. Anladığım kadarıyla 12.30'da kalkacak uçak için 12.00 da alana gelmişler bileti alır bineriz diye. Yanlış anlaşılmasın burda kimseyi aşağılamıyorum, cahiliyet göstermiyorum. Ama cahiliyet o insanlarda değil, o insanlara bileti satarken "şu saatte orda olun, geç kalmayın, bu biraz farklı amcacım" diye anlatmayan dingillerde. Otobüs bileti satar gibi uçak bileti satarsan insanların dişinden tırnağından arttırarak aldığı bilmem kaç kuruşluk uçak bileti için kavga ederler seninle herhalde. Sorun öğrenmek değil, öğretmekte.

- Yukarıdaki çift çok tatlı değil mi lan? Bakınca böyle güzel oluyor. Darısı herkesin başına o zaman. Ama tabi bence kardeş gibi benziyorlar birbirlerine o da ayrı konu. Belki ailevi mutluluğun portresidir bu.

- Ben küçükken neden lahana bebeklerden korkardım şimdi daha iyi anlıyorum. Kardeşimin odasında konaklıyorum birkaç gündür. Burası hep onun anılarıyla dolu tabi. Böyle biblolar bebekler falan. Oğlum çok kötü bakıyorlar lan! Böyle bildiğin hani öyle bakan gerçek bebek olsa "içine bişey girmiş bunun!" diye koşa koşa kaçarım, öyle bakıyorlar. Sevgili bebek üreticileri... Çiftlere ve evlilere seslenmiyorum ulan, oyuncak üreticilerine sesleniyorum, siz çekilin aradan. Bu bebeklerle çocuklar oynuyor. Çocuklar da çiçektir falan. O yüzden azıcık insan ifadesi verelim şu bebelerin yüzüne ne diyonuz? Öldürecek gibi bakmasınlar, kan içmek istiyormuş gibi bakmasınlar. Çiçek ekecekmiş gibi, cicibebe yiyecekmiş gibi baksınlar. Yakacam komple şu bebekleri o olacak.

- Gece saat 22.00 sularında evin neresindeysen oraya taze meyve servisi başlıyorsa, bil ki ailenin evindesin. Mevsim önemli değil, sen eve bi gel de, gerekirse o anne yaratır o mandalinayı bir şekilde. Küçük tabak ve meyve bıçağıyla evin en ücra köşesinde seni bulur "meyve yer misin" diye belirir kapıda. O soruya da "yok ya yemem" de bakalım diyebiliyorsan.

- Gece anne-baba yattıktan sonra hangi saatte eve gelirsen gel bir soruyla karşılaşırsın. "Nerdesin bu saate kadar?" Bunun ben henüz mantıklı bir açıklamasını bulamadım. Yani 15 dakika önce "eve yürüyorum" diye telefonda konuştuktan sonra eve girince "nerdesin oğlum sen?" diye bir soru gelince kim olursan ol beyindeki devreler tutuşur. Ne ara gece kıyafetini giydin, ne ara gittin uyudun? Gözler de kızarmış, saçlar da dağılmış. 15 dakika önce ben kimle konuştum telefonla? Galiba evlerin içerisinde zaman dışarıya göre daha farklı ilerliyor. Uzay-zaman denklemi falans. "Anne-baba/ nerdesin bu saate kadar?" denklemi. Ehe, eho.

- Bi de telefonda "tamam çabuk gel" muhabbeti var. "Nerdesin?", "Otobüsteyim?", "Tamam çabuk gel..." Şöför kardeş bi çekil kenara, 6.5 durağa kadar 120yle gidecez. Emir büyük yerden yapacak bişe yok. "Ezdiklerimiz için bonus kazanıyor muyuz?"

İnsan bir şeyler yazmayınca da paslanabiliyormuş bunu da öğrenmiş olduk. Kusuruma bakmayın, geçiştirin bu seferlik. İyi geceler.
0

Etiketini bi göstersene.


 Hayatta değişen çok az şey var aslında. Moraller, manevi değerler hep benzer şekilde kalırken sadece teknoloji gelişiyor. Değiştirdiği tek şey de bize kazandırdığı zaman. Yani aslında hiç bir şey değişmiyor hayatta. Sadece bazı şeyler daha kolaylaşıyor, onlara ayırdığımız zaman azalıyor. İnsan da doğanın en yüzsüz canlısı olarak bu hıza değişerek ayak uyduruyor. Özet geçmek gerekirse, insan değişmez kadar büyük bir yalan yok. Hepimiz değişiyoruz, etraftaki hıza, başka insanların değişmesine ayak uyduruyoruz. Ortam değişiyor, biz değişiyoruz. Yüzsüz bir güruhuz yani, bundan 2-3 sene önceki halimiz çıksa karşımıza tokadı basar yolumuza devam ederiz. Bizimle ilgili değişmeyen tek şey özlediklerimiz. Çünkü aslında özlediğimiz şeyler başaramadığımız, ne kadar değişsek de bir türlü hırsını bırakamadığımız şeyler. Bu yüzden geçmiş diye bir kavram var hayatımızda.

- 3 katlı beslenme çantam vardı lan benim ilkokulda. En alt katta sucuklu tost olurdu, bi üst katında tatlı olurdu irmik tatlısı, şekerpare falan, en üst katında da resmen çatal bıçak peçete olurdu. Bakınca resmen 3. katı dolduramayacak kadar fakirmişiz auahdeudh. Çatal bıçağı başka bi yere koy oraya da güzel güze yiyecekler koy dimi. Boşu boşuna kaçak kat çıkmışsın oraya, mal mal taşıyorsun. Etraftaki çocuklar da merak ediyor, "ulan bizimkinde 2 kat var, bununkinde 3, ne var acaba 3. katta?" diye. Bişe yok oğlum üzülmeyin, peçete var. Siz insan gibi elinizi yıkarken ben lord gibi peçeteyle ağzıma pıt pıt yapıyorum öyle temizleniyorum sadece, aramızdaki fark bu. Sonra da o peçeteyi katlayıp, önlük cebime koyup hayatıma devam ediyorum. Ha tabi bazen irmik tatlısının şiresi peçeteye bulaşıyo, bok oluyo her şey. Fakirlerle elimi yıkamak zorunda kalıyorum.

- "Eskiden kumaş, el örmesi mendiller olurdu yahu, ehe ehe" muhabbetini yapabiliyorum resmen. Yetiştim çünkü o döneme. Ama düşününce şimdi saçma geliyor. Ne güzel önlük cebine koyulmuş mendil var, nasıl kıyacaksın kullanmaya? Gidip kantinden peçete istiyorsun falan. O mendili de sadece çok uçuk durumlarda kullanıyorsun. İşte sınıfa müfettiş gelmiş öğrencilere baklava ikram ediliyor falan. Ya da sınıfın aslında güzel olmayan, ama diğer kızlara nazaran güzel olan kızı hapşuruyor falan o zaman veriyorsun. Koskoca mendilsin araba falan yesene.

- Onur Çakar'ın çok beklenen "Benim bariz yapıp da sizin yapamayacağınız 100 şey" kitabı çıktı! Bariz seçkin kitap evlerinde de...

- Ulan şimdi bi ton masrafımız var düşününce. Ev kirası, yemek, giyecek, eğlence, içki falan... İnsan küçükken ne güzel, sokuştur cebine elli kuruş, yolla okula. 10 tane sakız alır, simit alır, limonata alır, bi ton şey alır. Zaten öyle çok modaya dikkat eden, her aldığına alıcı gözüyle bakan bi insan topluluğu yok çevresinde. Işıklı ayakkabıyı da geçir ayaklara, pofidik pofidik gez zıplayarak. Tıraş da olmuyor, saçını da yaptırmıyor. Simidini ye otur modeli. Bizim ilkokulda kantini 5. sınıflar işletirdi. Resmen 50 kuruşa 2 simit 1 limonata alabilecekken sadece bir simit verir üstünü kendileri alırdı şerefsizler. Şimdi kesin silah falan kaçırıyorlardır, uyuşturucu satıyorlardır. Pislikler. Ulan nolurdu 2 simit alsam, birini kıza versem, gözüne girsem kızın zenginmiş gibi. Eşşoleşekler. Verin lan geri paralarımı, faiziyle 1 milyon dolar oldu. Ühühühü...

- Merhaba ben içinde çok az şampuan kalmış şampuan şişesi. En yakın arkadaşım sadece kadınların kullandığı saç bakım kremi şişesi. İnsanlar beni çok hor görüyor, ters çevirip ısrarla arkama arkama vuruyorlar. Mal mısınız, gidin yeni şampuan alın. Duşa giriyosunuz, bi de bi ton yoruluyosunuz benden zorla şampuan çıkaracam diye. İçime su falan da koyuyosunuz, rencide oluyorum. Ceza olarak da köpürmüyorum, temizlenmeden gerizekalı gibi çıkıyosunuz duştan. Biraz para toparliym krem 7/24'le kaçacam bu diyarlardan. Hepiniz göreceksiniz gününüzü g.tler.

http://twitter.com/mfarukonder bu çocuk resmen çok komik yea.

- Merhaba, ben de misafirliğe gittiğiniz evdeki çok güzel kokan sıvı sabunum. En yakın arkadaşım "ulan acaba temiz midir, pis bir yerlerini falan silmişler midir" diye tırsa tırsa elinizi yüzünüzü kuruttuğunuz havlu Güven abi. O da çok şikayetçi, burnunu falan silen misafir oluyomuş. "Mngodomun ayıları" diyo öyle yapanlara sövüyo hep. Ben ve benim gibileri aslında SISABİ (sıvı sabun birliği) adında gizli bir örgüt siz misafirliğe gitmeden 1 saat önce ev sahibinin evine bırakıyor. Siz gittikten sonra da özenle toplanıp imha ediliyoruz. Bu yüzden hangi markete giderseniz gidin benim gibileri bulamazsınız. Tek yol evinizi başkalarına açmak. O zaman da size güzel kokmayıp misafirlere güzel kokuyoruz. Böyle boktan bi hayatımız var. Kibs. Byes.

- "Çocuğum çok küfür ediyor!" diyor beyefendi. Töbe yarappim... Ulan sanki çocuğu sokağa çıkarıyorsunuz. Çocuk ana okulundan eve, evden ana okuluna gidiyor, arada disney channel izliyor, kalan zamanında da mal gibi bilgisayar, playstation başında. Bu çocuğa kames top vermemişsin, bahçede buzlu dondurma yiyerek 9 aylık oynamasına izin vermemişsin, "simiiit" diye bağıra bağıra arkadaşlarını kovalamamış, sonra da sövüyor diye başkalarını suçluyorsun. "Oğlum g.t deme çok ayıp kelime g.t" dedikten sonra önüne dönüp öndeki arabaya "KALDIRSANA LAN ARABANIN G.TÜNÜ!" diye bağırırsan söver tabi çocuk. Kimi örnek alacak senden başka, babasının sen onun. Ya sen de sövme, çocuk düzgün büyüsün, ya da bırak çocuğu hayatı sokaklarda top peşinde koşarak öğrensin. 7 yaşında çocuğun facebook hesabı olur mu lan. Sosyal mi o çocuk şimdi. Sinirlendim.

- Ben burdan popülist kültüre giydiriyorum diye kızanlar olmuş. Kime yanlış anlamasın, ben popülist kültüre "dışardan bakan entel bir kişilik" olarak saldırmıyorum çünkü. Ben de gayet o kültürün içerisindeyim, sen de içerisindesin, sosyalist komünist olduğunu iddaa eden de içinde. Yaşam bu şekilde dönüyor çünkü. Ben tek başıma bunu eleştirerek bir yere varamam, sadece seni bir 30 saniyeliğine düşündürürüm kendi hayatın açısından. Eğer bunun sonucunda "keşke hep beraber karşı çıksak bu duruma" diyebiliyorsan, o zaman ulaşmışımdır amacıma. O yüzden ben popüler kültürü eleştirirken kimse üzerine alınmasın, hipokrasi yapıyorum diye beni suçlamasın. Burda suçlu olan biz değiliz, 7 yaşındaki çocuğuna facebook hesabı açan, daha türkçeyi öğrenmeden dadısıyla zorla ingilizce konuşturan anne-baba. Allah da sizin belanızı versin gerzek ebeveynler. Küçücük çocukların hayatını çürütüyosunuz.

- Muhterem'e sevgiler selamlar. Görüşmek üzere.
0

Bir şey söylüyorum, beni iyi dinle.


  Abi bu sefer farklı bir şeyler yapmak istiyorum... İstiyorum ki böyle, giren hiç giriş paragrafı okumasın. DAN diye yazıyı okumaya başlasın. İşte merhabaydı, nasılsındı, iyimisindi, işte kaça gidiyosun bakiym sendi... Bu tür muhabbetler yaşanmasın istiyorum. Zaten biz bizeyiz şunun şurasında. Ne gerek var bir ton girişe, gelişmeye, sonuca... Ne diyor Fatih hoca? Sonuca yönelik. Ben de istiyorum ki sonuca yönelik çalışayım. Bu yüzden bu yazımda sizler için giriş paragrafı yazmadım. Aynı zamanda merhaba, ben İngiltere kraliçesi Elizabeth. Salaklık kalıcı mı acaba. Giriş paragrafı yazmicam diye oturup resmen 10 satırlık giriş paragrafı yazıyosun. APTAL MEHMET! TÜRKİYE SENİN YÜZÜNDEN İRAN OLACAK! OY VERMEYİ HAKETMİYOSUN!

- Merhaba, ben Yıldız Teknik Üniversitesi. Yaklaşık 5000 öğrenciyi okutabilecek kapasitede bir okulum, ama 30 kişiyi ellerine birer optik okuyucu tutuşturarak test usulü sınav yapamıyorum. Onlar bu duruma isyan ettiğinde "tamam gelin yapayım madem" diyorum, 4 te bitecek sınav için onları 4.30a kadar sınıfta tutuyorum. İşi olan işini kaybediyor, toplantısı olan toplantısını kaçırıyor. Kısacası seviyorum ben insanların zamanından çalmayı. İstiyorum ki herkes peşin peşin gelsin, 5 yılını bende heba etsin ve gitsin. Ha bu arada, sahip olduğum hocaların çoğu projektör nasıl açılır, nasıl kapanır bilmiyor. Her dersin ilk 25 dakikasını 50-60 yaşında adamları projektörle boğuşurken izleyerek geçiriyor çocuklar. Benden bu kadar, kibs, byes.

- Birileri bazı arkadaşlara iett otobüslerinde kapının önündeki en alt basamağa inip, sırtını kapıya dayayıp kız kesmenin hiç de "kuul" bir şey olmadığını anlatmalı. Arkadaşım; o elinde ipod touch olan kız tabi ki de seni kesmiyor. Görmüyor musun, angry birds oynuyor o. Hayır, onun arkasındaki kıvırcık kızıl saçlı kız da seni kesmiyor. Sinirli bir şekilde sevgilisine mesaj çekiyor. Kavga etmişler galiba. Ayakta duran sarışın, güzel giyimli bayan da seni kesmiyor. Önündeki amcanın ne kadar ağır bir şekilde tütün kolonyası koktuğunu düşünüyor kafasında. Seni bir tek ben kesiyorum açıkçası. Bir de ikide bir göz göze geldiğin şu arkadaki liseli kız. Ama o da muhtemelen istemsiz yapıyor. Çünkü endüstri meslek lisesinde okuyor kendisi. Sahte adidas mont, bakınca gözleri kamaştıran beyazlıkta kot pantolon, sarı renk konvers ve sahte dolce-gabanna kemere zaafı var kendisinin. O yüzden gel sen de, otobüsün gerçekten içinde olanlar olarak aramıza katıl. Beraber türlü diyarlar görelim.

- Merhaba, ben Yıldız Teknik Üniversitesi B-C blok giriş kapısı. 3 tarafım öğrenciyle çevrili burada. A bloktan, B bloktan ve C bloktan gelen-giden herkes beni kullanıyor. Aslında hayatımdan memnunum, bir de öğrenci işlerinin kapısı olmak vardı. Oraya giren herkes sinirle çıkıyor niye bilmiyorum. Ama benim de şikayetçi olduğum noktalar var. Beni çok yağlıyolar, yarımı da sürekli açık bırakıyolar. Kendilerini kovboy sanan bir grup öğrenci de kapıdan geçerken sürekli beni iteleme, işte efendime söyleyim tekmeleyip hakaret etme ihtiyacı duyuyorlar. Yapmayın etmeyin. Benim de canım var. Biraz nazikçe itin kapıyı, unutmayın ki ne kadar hızlı iterseniz o kadar hızlı geri dönüyorum. Geçenlerde dananın biri beni o kadar hızlı itti ki arkadan gelen çocuğa çarptım. İsmi Mehmet'miş. Sövdü, saydı, sonra ortamı terk etti. Üzüldüm kendi adıma, çünkü birisi bana o kadar hızlı çarpsa ben de sinirlenirim. Üzülme Mehmet. Vehbi abiye burdan selamlar. Görüşmek üzere.

- Merhaba, ben metroya üzerinde 348 adet gümüş renkte düğmeli kot ceketle binen çocuk. Göz alıyorum, farkındayım, ama benim tarzım bu şekil oluyur. Bence çok karizmatik oldum. Eğer son durakta inip şişhaneye geçerken biraz o merdivenlerin orda takılsam kesin bi kız kaldırırım bu gece. Cebimde de sahte rayban gözlüğüm var mesela. Ortaköy'den 5 liraya aldım. 15 liradan indirdim siz düşünün. Metrodan çıkınca naparım bilmiyorum... Muhtemelen ıslak hamburger yerim, sonra da kemençe çalan adamın önünde durur arkadaşlarımın bildiği ama benim bilmediğim şarkıları mırıldanırım. Siyah poşete sarılmış kutu efes favori içkim. Bu kadar, kibs, byes.

- Merhaba ben metroya üzerinde 348 adet gümüş renkte düğmeli kot ceketle binen çocuğun ceketi. Aslında ben normal bi cekettim. Bizim fabrikada genelde ceketler insan ceketi gibi üretilir. Üzerlerinde en fazla 10 düğme falan olur. Ama düğme basma makinesinde bi sorun çıktı. Alet içine ne kadar düğme koyarsan ceketin üzerine basıyor çekinmeden utanmadan. Namık abi(fabrika sahibi) ilk başta korktu çok zarara girer miyiz diye. Sonra aksaray-eminönü hattı insanları sağolsun yepyeni bi moda yarattık. Şimdi ben ve benim gibiler yok satıyoruz. 216 delikli kemerler de bizim fabrikanın üretimi. O zaman da delme makinesinde sorun vardı. Ama bakın o da tuttu. Biz bence fabrika olarak Türkiye'nin modasını şekillendiriyoruz.

- "karaoke buyuk eziyet" demiş internette çok popüler olan bir arkadaşım ingilizce karakterlerle. Haklı çocuk. Yan masada kendini "Sezen Aksu" sanan ve her şarkı söylediğinde mekandaki uzak doğulu insanların "godziraaa" diye kendini dışarı attığı bir abla varsa, karaoke büyük eziyet. Onun dışında gayet eğlenceli. Maça gitmiş gibisin. Avazın çıktığı kadar bağır, kimse bişe demiyor. Bir de müzik çalarkenki arka planlar çok komik. Hoplayan zıplayan geyikler mi dersiin, uçuşan ördekler mi dersiiin, dağa tırmanan abiler mi dersiiin... Konsantrasyon bozuyor arkadaş, kaldırın onu, daha başka şeyler koyun. Başka bir karaoke gecesinde görüşmek üzere, cümleten iyi geceler. Size de iyi akşamlar mekanın sahibi Kore'li teyze.

- Bu akşamlık bu kadar. 1-2 gün içerisinde aynı yerde görüşmek üzere. Eppekci out.
2

Ezildim, büzüldüm. Kağıt kadar oldum.


  Gel bakalım. Yaklaş. Evet sen... Belli ki kısa bir süredir takip ediyorsun buraları. Yoksa niye girip bu yazıyı okuyasın ki? Çok fazla sebebin olamaz... Bir kaç yazı okumuşsundur, beğenmişsindir. Sonra da ufaktan takılmaya başlamışsındır. Hatta belki sinirlenmişsindir? "Bu çocuk neden son 2-3 yazıdır sadece çevresine hitap eden yazılar yazıyor? Bizi hiç düşünmüyor mu?" diye. Olabilir... Saygı duyarım. Bu sebepten bu gece burada toplandık zaten. Başka sebepleri de var merak etme, aşağıda öğreneceksin hepsini. Ama farkettiysen ben her 1000 kişide 1 buraya özel bir yazı yazıyorum. Özel bir şey çünkü 2-3 haftalık bir süre içerisinde tam 1000 kişinin buralara uğraması. Bu sebeple toplandık buralara. Toplandın. Toplandılar. Yada vazgeçiyorum, toplandın. Çünkü abarttığım kadar da popüler değil buralar. Heheh, sakin ol, yalnız başınasın diye saldırmayacağız üstüne. (YAKALAYIN GAÇIYOR!)

- Sınav stresi gerçekten çok ilginç. Her sene vize/final döneminde buna ithafen bir yazı yazıyorum. Ama insanın 1-2 günde ne kadar değişebildiğinin nadir belirtilerinden vize/final haftası. Bir kere hayatını unutuyorsun komple. Sonra arkadaşlarından yavaşça uzaklaşıyorsun. Dertlerin azalıyor, teke indirgeniyor. Dünyada başka sorun yokmuş gibi "abi sınav haftası yaa off, bi ton sınavım var" diyorsun insanlara. Yadırgamıyor kimse. Belki benim durumumdaysan, yani herkes sınavlarını bitirmiş, boş bir haftaya girmeye hazırlanırken sen oturmuş ders çalışmaya çalışıyorsan olabilir. Belki bir de inek bir tipsen. Ya sen zaten ilk sınavdan 100 almadın mı? Nedir derdin o zaman sınav haftasıyla? Git dizi falan izle. Dexter izle, Walking Dead izle. Yaprak Dökümü izl.... AAAAA tüh, bitti o. Ağladık falan hepimiz. Çok büyük kayıp oldu. Hemen en yakın yatağa koşup ayaklarımı sallayarak ağlayacağım...

- Stres insanın kontrol edebildiği bir şeymiş. Yani eğer psikolojik bir durumunuz yoksa, yani şizofren, panik atak falan değilseniz, stres tamamen sizin düşünce tarzınıza bağlıymış. Bence dinlediğimiz şarkılar özellikle komple etkiliyor psikolojiyi. Ders çalışmaya başlamadan hemen önce Radiohead dinlerseniz, çalışırken "her şey çok anlamsız, neden ders çalışıyorum ki? Çıkıp çiçek böcek seveyim, hayat çok kısa zaten..." diye başlıyorsunuz olaya. Panic at the Disco'yla girerseniz "Ulan sınav kimmiş, 1 saat çalışır girerim en kral notu alırım" diye başlıyorsunuz. İsmail YK dinlerseniz de "allah belanı versin, madafaka cello" diye girersiniz olaya. Müziğin insanların hayatında bu şekilde devasa bir etkisi olduğunu görmek hem çok güzel, hem çok korkutucu. Akıllarımız sürekli manipule edilmeye çok müsait. Belki de hiç bir düşündüğünüz aslında sizin düşünceniz değil. Bir şekilde aklınıza sokulmuş filizler büyüyor, siz de onları kendi ağacınız sanıyorsunuz.

- Kız tavlama meselesini alalım bu konuda mesela. Kızlar yalan söylemeyin, siz de tavlanıyorsunuz. Bir düşünün, gerçekten hoşlanıp da, uzaktan sevip/beğenip de çıktığınız kaç kişi oldu? Erkeklerin sistemi bu şekilde işliyor... Siz o çocuğa genelde o gözle bakmadan önce, o size o gözle bakıyor. Geliyor, türlü muhabbetler kuruyor, şirinlikler yapıyor. Bir şeyler paylaşıyor sizinle, bu her şey olabilir, şarkıdan tutun bir mektuba, videoya kadar. Siz de ufaktan onu değerlendirmeye alıyorsunuz. Eğer ondan hoşlanıyorsanız önceden, zaten bu değerlendirmeden çok "ben de sinyal vereyim de kaçmasın güzelim çocuk" oluyor. Hoşlanmıyorsanız bir süre bu değerlendirme merasimi sürüyor. Bu esnada çocuk sizden elini eteğini çekerse, ya siz de çekiyorsunuz farkında olmadan unutup, olmayan bir ilişkiyi yok ediyorsunuz, ya da otobüs kaçmadan bir sinyal verip yeşil ışık yakıyorsunuz, olaylar gelişiyor. Genelde babaya "baba annemi nasıl tavladın?" diye sorulması garip değil midir? Neden herkes bu kadar emin annenin tavlandığına? Belki de tesadüfen ilk görüşte aşk falan oldu? Bilinmez tabi de, bana korkutucu geliyor. "Ben ona aşık olmadım, o beni tavladı" kısmı. Tek taraflı bir aşkın iki kişiye de yetmesi gibi. O yüzden kızlar, birini seviyorsanız ya adam gibi sinyaller verin. Ya da gidin söyleyin, belli edin. Birini tavlamaktan öte, karşılıklı sevmek, aşık olmak çok daha makbul, çok daha güzel. Düşüncelerinizin fethedilmesine, tavlanmaya izin vermeyin. Olay iki taraflı olsun. Aşkın iki tarafı anlatılsın, birinin diğerini tavlaması değil.

- Beklemek de güzel bir şey netekim, insan gerçekten seviyorsa. Bu şekilde güzel olan şeylerin bir listesini de yapabilirim... Özür dilemek de güzel bir şey, eğer gerçekten karşındakine değer veriyorsan. Kimin haklı olduğu değildir hiçbir zaman önemli olan, özür dileyebilmek, affetmeyi de hazmedebilmek en önemlisi çünkü. "Neden bana böyle davranıyor" diye üzülmek de güzeldir bazen, eğer öyle davranmasının sebebi seni üzmemekse. (şair burada paradoks yaparak okuyucunun aklıyla oynuyor) Ayrı kalmak da güzeldir bazen, eğer kavuşmanın değerini anlayabiliyorsan. Ulaşamamak da güzeldir aslında, eğer neden ulaşamadığının farkına varıp ona ulaşabilmeye çalışıyorsan. En güzeli de bütün bunları yazıp, sonra da yazmamış gibi davranabilmek.

- Gönül isterdi ki okuyun, gülün, yarılın. Ama benim de ciddiyet denizine doğru yol aldığım akşamlar olabiliyor. Özellikle sınav dönemleri... Hem iyi oldu, "çok gevşek bu çocuk yea" diye arkamdan dedikodu yapılsın, ailem falan olaya dahil edilsin istemiyorum. Yayında ve yapımda emeği geçen herkesi öperim gözlerinden. Mujx!