Buraya bir başlık geldiğini düşün. Kırmızı olsun.
It's not you that is in my head. It's probably someone else.
Or who knows. It could have been you that ive been mourning about. Wandering around places, looking for answers that were never actually there. You're the one that gives me the creeps. Gives me nightmares, and hallucinations to think about. While watching my own insides burning out, it seems impossible to find a way through you, so i can think clearly all once again.
Derdimi anlatmak bu kadar zor olmamalı aslında. Çünkü basit bir iki sözle tüm bu anlamsız süreci bir sonuca bağlayıp, sıyrılıp kurtulmak istiyorum. Ben böyle arada sıkışıp, garip anlamlar çıkardıkça kendi kendime, benim için yazılmış senaryo git gide daha da klişe oluyor. Kendimi yazıp oynamayı bırakıp, başkasının yazdıklarına odaklandıkça verdiğim kararlar da yavaşça saçmalaşıyor. Sanki birisi bir ipin ucunu gösterip, sonra tam ben peşinden koşarken ipi çekip beni yere düşürüyor gibi.
Sen değilsin çünkü aslında kafamdaki. Ben kafamda başka bir sen yarattım, sonra ona yazdım bütün bu yazıları.
Reading every letter through heart, do i really believe that its all just a hollow imagination? Thats the one thing i dont know. You might be the one that i should be chasing after. I might be losing all that sleep for actually something. Or like i wrote, it could all be for a stupid flare that gives me the stomach ache. All the butterflies that fly around inside me when your sight appears even on a tiny screen. You're like the riddler giving me all the question marks, but you dont talk, or write the questions. You "look" them to me. Strange thing is, you dont even ask for the answer. Its like youre enjoying me being all confused and depressed.
Ama merak etmeden de edemiyorum. Bütün o uğruna uykusuz geceler geçirdiğim riskleri alıp, sonunda başarısız olsam.. Gerçekten arkama bakıp gülebilecek yüzü bulur muyum kendi kişiliğimde? Sanki bir maça çıkmışım da kaybetmişim, ama ilerde de başka maçlarda oynayabilecekmişim gibi umarsızca bir sonraki fırsatı bekleyebilecek miyim? Yoksa oturup bütün o kötü düşüncelerle baş başa kendi kaderimi çizmek yerine senin bana verdiklerinle mi yetineceğim? O basit kırıntılar, midemdeki bu ağır açlığı bastırmaya yetebilecek mi?
Yada yine düşünüyorum. Sonunda ufak, ama çok küçük bir mutluluk ışıltısı da alacak olsam, bütün o riskleri bir şekilde almaya değecek mi? Ne yapayım ki ben şimdi? Olaya bütün umutlarla yaklaşıp, en olmadık riski alıp tek seferde sana mı çıkacağını ummalıyım o yolun? Ya da en depresifi oynayıp, oturup beklemeli miyim?
Or who knows. Maybe it is you that is in my head.
And im in love with you, that is actually you, not someone else. Its all real, waiting for me to realize that youve also been waiting for me all this time.
Time shall show the way.
Sihirli bir değneğim olsa, dünya barışı BZZT!
Hayatta üzücü olaylarla dolu.
Bazen öyle otururken aklınıza esen garip bir düşünceyle hüzünleniyor insan. Bazen de sonucunu bile bile bir işe giriyor, olmasını istemediği, ama beklediği bir şeyle karşılaşıp yine hüzünlü denizlere yol alıyor kiraladığı deniz bisikletiyle.
Harry Potter'ın yeni filmini izledim dün gece. Merak etmeyin bayık bir film eleştirisi yazmıyorum. Ama bu kadar çabuk büyümemize yol açan metabolizmalara dair bir eleştiri yazıyor olabilirim, göreceğiz.
Her zaman olduğu gibi yine merak denizlerinde yol aldım filmden sonra.
Daha dün biz ilk kitabı okuyup, ertesi günü koşa koşa sınıfa girip "Olm büyü müyü süper lan, böyle değneyi sallıyon, sonra senin yerine ödev falan yapıyo, inanılmaz yeaa" diye gevşek cümleler kurmamış mıydık? (Ben kurmadım, öhm)
Çocuk aklımla o quidditch maçlarını izledikten sonra oklavayla odamın içinde bi' 30 tur attığımı da hatırlarım. E tabi bizde yok öyle altın toplar falan, top niyetine kames top kullanınca gerçekçilik duygusu biraz uzaklaşıyor. Belki de "maçın" sonuna doğru içeriden babamın gayet kalın ve yüksek bir sesle "GEL YEMEĞİNİ YE KIRMİYM O OKLAVAYI ŞİMDİ KAFANDA" cümlesinin de etkisi olabilir bu gerçekçiliğin kaçması olayında. Hohaaheoıh.
Ama şunu farkettim, beraber büyüdüğümüz ailenizin büyücüsü Harry erkana veda edince, biz de bir devre veda etmiş olacaz.
3. Sınıfta ilk kitabıyla tanışmanın üstünden yıllar geçti, ve her filme biz bir şekilde arkadaşlarla toplanıp gittiğimiz için aslında her film bizim hayatımızın farklı dönemlerini yansıtıyor. Şimdi "kuul" arkadaşlar hiç asabımı bozmasın "Olm ne heri potırı, biz o zamanlar işte halı saha maçları, kızlar falans.." diye. Gayet siz de izlediniz çoğu filmi arkadaşlarınızla. Siz de orta okulda ilk kız arkadaşınızı Harry Potter filmine götürdünüz hafta sonu.
O yüzden adam olun, siz de benim gibi üzülün. Çünkü Harry Potter Temmuz ayında bir daha girmemek üzere çıkıyor hayatımızdan. Biz de 80ler sonu, 90lar başı kuşağı olarak artık resmi olarak büyümüş sayılıyoruz. Ve üzülerek söylüyorum, HAYIR Almanlar yenilince biz de yenilmiş sayılmıyoruz.
O değil de, Göktuğ biz 5. filme hep beraber gitmemiş miydik lan? Sen, ben, Ertuğ, Kemal Can, Tamer falan? Yanlış mı hatırlıyorum?
Abi çok güzel beynim var, ben kendim yedim öğlen.
Farz edelim hakikaten gerçekleşti.
Tubitak bizden gizli çalışma yürütüyormuş meğersem. T-Virüs'ü amerikalılardan önce bulmuşlar. Marmaray falan hikaye, aslında orada gizli araştırma merkezleri varmış kimyasal. Ölüler üzerinde araştırma yapıyorlarmış. Dine aykırı ama, yani Show haberde de çıkmanın lezzeti ayrı.
"Ölü dirilten virüsü bulan araştırma ekibi göğsümüzü kabarttı."
Ve hakikaten farz edelim ki Ahmet efendi akşam labarotuvarda yerleri silerken yanlışlıkla düşürdü virüs şişelerini yere. Üzerinde milyonlarca dolar harcanan o güzelim serum yayıldı etrafa, ve Zincirlikuyu'da yatan bilimum ölü insan, akrabasından tutun ünlüsüne, başladı canım Türkiye'm de kol gezmeye.
Tamam evet, hepimiz korkarız. Ben de istemem Hafize teyzenin gelip beynimi yemesini. Yada kapıcının çöp diye kapıyı çaldığında çöp yerine başka organlarım için gelmiş olduğunu görmeyi. Ünlü biri gördüğümde ben de gönül rahatlığıyla gidip fotoğraf çekileyim isterim.
Yahu ama bi' düşünsenize?
Ekmek almaya 4 kişilik gruplar halinde ellerde pompalı tüfekle gitmek, bir yandan zombi öldürürken bir yandan yumurtaların kırılmamasına veya sucukların ezilmemesine dikkat etmek.
Hoca "Çucum ödevin nerde senin?" dediğinde "Hocam akşam evi ölüler bastı, yapamadım." diyebilmek.
Yada en basitinden, çoğu insan ekmek derdini bırakıp beyin derdine koşturacağından metrobüse rahatça binebilmek.
Gerçi ortalıkta beyni olmayan çok, aç kalır canım zombiler.
Olsun, yine de ola eğlenceli olabilir bence. Yada bilmiyorum ben çok oyun oynuyorum bu aralar.
Lan? Biz şimdi bu koyunları kestik onlar da dirilmesin?
Bu adam kim lan ?

Malatya hafif acaip bir şehir.
Kendisine taşındığım andan beri gördüğüm ilginç yapılar ( bkz. yeni belediye binası ),
tanık olduğum diyaloglar
(cd'ci:"Malatya önceden iyidide doğudan çok göç aldı."
ben:"Hmm... Ben Malatyayı da doğu sanıyodum." ),
ve kayısıya olan abartılı düşkünlükleriyle ( şehir girişindeki kayısı tutan el heykeli, marketlerin çoğunun sembolleri ve 2 dükkana bir kayısıcıları...) beni birçok kez hayrete düşürmüştü.
Ama geçen ay şehrin en işlek caddesinde çevreme bakınırken gözüme kocaman bi popo takıldı. Hakkaten kocaman ve anadan doğma... Önce tereddüt ettim belki çıplak değildir dar giymiştir diye ama önden bakınca gördüğüm incir yaprağı tereddütümü şoka dönüştürdü.
Halkının fazla muhafazakar olmasından yakındığım bir şehrin en işlek caddesinde Atatürk ve elinde bayrak tutan çıplak bi adamın heykeli vardı (evet resimdeki). Arkadaşlarıma bu adam kim diye sorduğumda aldığım " Bilmem, İnönüdür heralde." cevabının doğal olan saçmalığı sonucunda kendi kendime dedim; "Bulacam olum seni..."
Google da yaptığım araştırmada bir sitede heykel hakkında bilgi buldum. Tam olarak şöyle yazıyordu;
"Malatya il merkezinde bulunan Atatürk heykeli 1946-1947 yılında Mimar Nejat Sirel ve Heykeltıraş Hakkı Atamulu tarafından halkın verdiği 130.000 TL. ye yapılmıştır.
Yüksek taş bir kaide üzerindeki heykelde Atatürk ve bayrak taşıyan çıplak bir erkek figürü görülmektedir. Atatürk’ün bir eli gencin omzunda tasvir edilmiştir."
Bu kadar normal birşeyi neden merak ediyosunki denmiş gibi oldum yazıyı okuyunca. Arkadaşım Atatürkün yanında neden çıplak bi genç var diye laptopa çemkirip devam ettim araştırmaya...
Önce Atatürk'ü lekelemek amacıyla yapılmış birşey olabilirmi dedim, komplo teorileri kurdum ama bu kadar da açık açık yapılamazdı heralde. Art niyetli bi eser olduğu düşüncesini eledim. (Art niyetlideki artı Türkçedeki anlamıyla kullandım.)
Bir gün yurdun kantinine gittiğimde kantincinin Malata ile ilgili bir video izlediğini gördüm ve biraz sonra ekranda bizim eleman belirdi. Sordum abi bu adam kim ya diye. Başladı İbrahim abim anlatmaya;
"La bi gün Atatürk Malatya'ya gelmiş, bu deyüste hamamdaymış. Duyunca Atatürkün geldiğini koşmuş öylece."
Sonuç: Eee burası Malatya...
O eli indir, indir o eli.
"-Evet, ne görüyorsun bu resimde?
- KAN GÖRÜYORUM, DEHŞET GÖRÜYORUM! KAFALAR KOPUYOR!
Bu olmuş, verin buna 559C'yi sürsün. Söyle ısrarla önündeki araca selektör yapsın.
-Sen ne görüyorsun bu resimde? Neler var sence?
-Kelebekler var.
-Kelebekler mi? Nasıl kelebekler?
-BİRBİRİNİN ETİNİ YİYEN, KANA SUSAMIŞ KELEBEKLEARR!
Hmm... Bu daha iyi olmuş öbüründen. Verin buna 129T'yi. Kozyatağı'na gitsin gelsin. Arada trafik tıkanınca söyle insin taksi şöförü dövsün. Koltuğunun altına da levye koyun.
-Evet, siz beyfendi? Siz ne görüyorsunuz?
-Valla hocam... Ne desem yalan. O ne öyle saçma sapan. Karaltılar falan var. Pek bir şey göremedim açıkçası anlamsız geldi bana.
Hmm... Bu normal. Verin bunu Ulusoy'a orda sürsün otobüsünü. Arada da topkek kahve ikramı yapın. Konya Aksaray'da mutlaka mola verip gecenin kör bir saatinde paça çorbası içsin. Ön 3 sıra koltuğun duyacağı şekilde de arabesk müzik çalsın otobüste."
Yukarıda okuduklarınız bugün eve giderken rastladığım, ve eğer o normalse benim hayvanoğlu hayvan olmam çok muhtemel olan bir şöför profilinin kafamda oluşturduğu "Ulan İETT'ye nasıl şöför seçiyorlar acaba?" sorusunun muhtemel cevabı olabilir.
Yok eğer şöför seçme yöntemi üstteki gibi değilse, lütfen rica ediyorum Kadir Topbaş gelsin beni ikna etsin.
Şöförün üstünde kocaman "Şöförle konuşmayınız!" yazısı olmasına rağmen, şöför ısrarla yolda araba süren herkesin annesi hakkında konuştu. Uzun uzun konuştu hem de. Arada dönüp benden teyit alma girişiminde bulundu ağzındaki sakızla. Hayatta canım istemedikçe arkalara ilerlemem, bu sefer kendim koşa koşa arkalara ilerledim.
Keşke hayatın da böyle tuşu olsa. Karşıma bu şekil umumi öküzler çıktığında bassam, en yakın durakta, yada müsait bir yerde insem. Canım isteyince biner, tekrar anlamsız bir geleceğe doğru ilerlerim.
Pembe bulutlar
Eskiden Ömür diye birisi vardı Reha Muhtar'ın sunduğu haber bülteninde. Her haberin sonunda böyle bildiğin saçma sapan videolar yayınlardı. Ha çok güler miydik, hayır... Ama iyi gidiyordu ölüm kalım haberlerinden sonra.
Şimdi aşırı bir ciddiyet var haberlerde. Her şey siyaset, ölüm, kalım, etkin kimlik, dil, din, türban... Ağız tadıyla yemek yerken haber bile izleyemiyor insan. 2 görüntüden birisi ölüm, vahşet. Farkındayım ama, televizyonda izlediklerimiz bizzat bizi yansıtıyor. O ciddiyet de biziz, dünürünü döner bıçağıyla doğrayan cehalet de biziz, cenaze törenine saçları 2 kilo jöle ve sarı converselerle katılan da biziz.
Böyle miydi eskiden? Bütün haberler, bütün medya böyle illa taraflı mıydı? Bir Reha Muhtar'ımız vardı. Yamuk yapana verir veriştirirdi. Biz de "Yürü bee ehehe" diye izlerdik.
Aslında sabah tekrar 6 yaşında uyansam ya... Okul yada iş güç olmadığını bilerekten.
Önce televizyon izlerim. Tsubasa'nın sonuna yetişirim herhalde gece geç yatmışım. Sonra "Arı Maya" başlar. Çok sevmem ama işte izleyecek başka bişe yok. Annem ısrarla kahvaltıya çağırır, gitmem. Sonra acıktığımı hatırlayınca gider bir şeyler yerim. Yemekten sonra "Petrol Ofisi"nin promosyon olarak verdiği futbol topumu alırım koltuk altıma, aşağı inerim. 5e5 çift kale maç yaparız. Ama benim topumla değil, o top değerli çünkü. Pet topla yaparız, tek kat. Öğlen acıkınca herkes evine gider, ben de giderim. Pattes kızartması yerim. Yemekten sonra uykum gelir ama uyumam. Atari salonuna gidecez çünkü bizimkilerle. Annemin haberi yoktur kızar, pistir atari salonları.
Atari salonunda belki pis tipli 2 çocuk jetonlarımı alır. Bir şey diyemem, tinerciye benzerler. Sonra ordan çıkar "Evren Sitesi" ne maç yapmaya gideriz. Belki çocuklar bize sataşır kavga ederiz.
Aaa... Babam gelmiş işten. Ben eve çıkiym kankalar, babam kızıyo soora... Yarın sabah görüşürz taam mı lan Ali?
O değil de... TOPUM NERDE LAN BENİM?
İnsan beyninin incelikleri.
Kimseye hakaret anlamında yazmadım canım o üsttekini. Kendime de hakaret anlamında yazmadım.
Ama dürüst olalım, hiçbirimiz insan beynin nasıl çalıştığını idrak edemez yıllarca uğraşsak. Özellikle de sıkıntı anlarında.
Şeytanın bile aklına gelmeyecek şeyler 2 yolla girer beyne; ya izlenim yoluyla özenti olarak, yada kişisel yaratıcılıkla. Zaten galiba bu kişisel yaratıcılık en çok sıkıntı anlarında bize yardımcı oluyor. Dün gece ne yapsam ne yapsam diye tırnaklarını kemiren benliğiniz "Aaa, hakikaten şunu yapsam ya ehihi" diyerek bir anda küçük mavi bir şirine dönüşebiliyor. Siz de iyi birer çocuk olursanız hayata geçirebiliyorsunuz bunları.
Son 2-3 gündür çok sıkıntılıyım aslında. Yapacak çok iş var, gidecek çok yer var. Yazılacak çok şey var, çalışılacaklar, edilecekler... Herkes zaten kendi derdindeyken, onlara ısrarla senin de bir derdin olduğunu anlatmak zor zanaat nitekim. Bu yüzden acaba ben bundan bir 6 ay önce neler yazmışım diyerek açtım sayfayı, ve gördüm ki Göktuğ Haziran ayında bir yazı yazmış. Benimse son yazım Şubat ayında.
Bu aslında kötü bir şey değil. Aksine, demek ki Şubat'tan beri bir şeyler anlatmak istediğimde anlatabiliyormuşum birilerine. Ama zaman zaman 1 kişiye değil, birçok kişiye dert anlatmak istiyor insan.
Bu yüzden sayfaya yeniden çeki düzen verdim. Daha sade, bana göre daha okuması kolay bir hale getirdim.
Bakalım zaman neler getirecek. Şimdi sıra bekleyip, arada da 2 kalem bir şeyler çizittirmekte buraya.
Sevgiler, saygılar.
Ama dürüst olalım, hiçbirimiz insan beynin nasıl çalıştığını idrak edemez yıllarca uğraşsak. Özellikle de sıkıntı anlarında.
Şeytanın bile aklına gelmeyecek şeyler 2 yolla girer beyne; ya izlenim yoluyla özenti olarak, yada kişisel yaratıcılıkla. Zaten galiba bu kişisel yaratıcılık en çok sıkıntı anlarında bize yardımcı oluyor. Dün gece ne yapsam ne yapsam diye tırnaklarını kemiren benliğiniz "Aaa, hakikaten şunu yapsam ya ehihi" diyerek bir anda küçük mavi bir şirine dönüşebiliyor. Siz de iyi birer çocuk olursanız hayata geçirebiliyorsunuz bunları.
Son 2-3 gündür çok sıkıntılıyım aslında. Yapacak çok iş var, gidecek çok yer var. Yazılacak çok şey var, çalışılacaklar, edilecekler... Herkes zaten kendi derdindeyken, onlara ısrarla senin de bir derdin olduğunu anlatmak zor zanaat nitekim. Bu yüzden acaba ben bundan bir 6 ay önce neler yazmışım diyerek açtım sayfayı, ve gördüm ki Göktuğ Haziran ayında bir yazı yazmış. Benimse son yazım Şubat ayında.
Bu aslında kötü bir şey değil. Aksine, demek ki Şubat'tan beri bir şeyler anlatmak istediğimde anlatabiliyormuşum birilerine. Ama zaman zaman 1 kişiye değil, birçok kişiye dert anlatmak istiyor insan.
Bu yüzden sayfaya yeniden çeki düzen verdim. Daha sade, bana göre daha okuması kolay bir hale getirdim.
Bakalım zaman neler getirecek. Şimdi sıra bekleyip, arada da 2 kalem bir şeyler çizittirmekte buraya.
Sevgiler, saygılar.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)





