0

Renkler


 Çok yoğun geçen birkaç günün ardından dinlenmek gibisi yok. Tabi ben yaşamadım bunu bi arkadaşımdan duydum çok güzel oluyomuş yorgunken uyumak falan. Bir de geçen telefonla bana ulaştı yorgunluk "abi biz seninle ayrılmaz bi ikiliyiz, Alişanla İbrahim Tatlıses gibiyiz, gel beraber takılalım türkü söyleyelim" dedi. Kıramadım keratayı, sürekli peşimde. 

  Yorulduk çünkü 2 gündür çılgınlar gibi koşturuyoruz. Ama ödülünü de aldık tabi SGS sonrasında. Eğlenmeye gittik, dağıttık çılgınlar gibi. Eğlencenin yeri ayrı. Ama tabi ertesi sabah herkesin bi önceki gecenin yorgunluğuyla ve mahmurluğuyla hiçbir şey olmamışçasına salamlara ve domateslere dalması ayrıca güzeldi. Maalesef koordinatör yardımcımı durduramadık. Çılgınlar gibi yedi. Sonra bi de başbaşımıza uyup mandalina fala yedi. Başbaş yine kahvaltı yapmadı, mandalina yedi sadece. Mfö her zamanki yakışıklılığıyla ortamı kırdı geçirdi. Tabi bu güzel tablonun oluşmasını sağlayan masadaki herkese teşekkürlerimi yönlendiriyorum buradan kısa mesajla. Ama Eray gözükmemiş fotoğrafta. Açıkçası sadece g.tü gözükmüş hatta. Buradan Eray'ın g.tüne ayrıca teşekkür ediyorum o zaman. İyi ki varsın Eray, iyi ki varsın Eray'ın g.tü.

 Tabi bende akşamki hareketlilikten eser yoktu. Ama tabi durur muyum, yapıştırdım tespitleri. Mesela insanın bünyesi bu tür iç+yat+kalk+gez olaylarına alışkınsa çok daha çabuk çıkıyor yorgunluk/akşamdan kalma modundan. Bakınız Orçun. Bir diğer tespit Onur arkadaşımızdan geldi. "Abi Mfö niye saçının ön kısmını dikdörtgen gibi kestirmiş?" dedi kendisi. Fotoğrafa bakıyoruz; evet dikdörtgen. Neden dikdörtgen? Bilemiyoruz. Büyük ihtimalle ilgi çekiyor. Bir tespit de Cansu S'den; "renkler". Şair burada masada oturanlar arasındaki renk farkına gönderme yapıyor. Bu arada Onur demişken, fotoğrafta olmasalar da bu mümin çift de sonradan aramıza katıldı. Hemen onları da dahil edelim olaya. Hoop;


  Geldiler. Başlığı da farkettiyseniz Cansu S. yazdı. Eğer bir eleştiriniz varsa bana değil ona gidin. Kültürlü bir arkadaşımız, zehir gibi hemen cevap verir.

  Sigarayla ilgili de çok ciddi düşüncelerim var. Sigara içmeyen insanlara özel fanus falan yapsınlar. 7 kişinin sigara içtiği 10 kişilik bir odada sigara içmeyenlerin oksijen alma dayanım sürelerini hesaplayınız. Alın size hatta problem. Gerçi bi ara başbaşla "The Dark Knight"tan sahneler izledik. Çok eğlendik çok güzeldi orası ayrı. Bir de çakma Heath Ledger içerde "abi yarıldım yea, bariz çok komikti" diye bir şeyler anlatırken ekranda gerçeğini izlemek büyük bir keyifti. İyi varsın Heath Ledger, iyi ki varsın Onur.

  Kahvaltıda çok güzeldi yalnız. Domatesinden tut helvasına, salamından tut simidine herşey 4-4lüktü. Bu güzellik için ev sahiplerimize de teşekkür etmemek olmaz. İyi ki varsın Emir, iyi ki varsın Eray. Eray'ın g.tü unutmuyoruz, hooop, iyi ki varsın Eray'ın g.tü. Herkes memnun.

 Güneş batarken ardında tepelerin, geldi veda zamanı ekmekçi memedin. Yazı gayet sıkıcı oldu, güzel hoş oldu amma lakin ki öyle de olmadı farkındayım ama bir dahaki sefere telafi edecem söz. Haydi öpüyorums, falans, filans, jnms, bebiyimss xD xoxoxo
0

Zenginin fotosu fakirin parmağını yorarmış.


 Sorumluluk güzel şey arkadaşlar. İnsan hayatının bazı noktalarında durup geriye baktığında bir şeyler başardığını görebiliyorsa bu zaten bu kişi belli ölçülerde sorumluluk alacak bir dallama olduğu için oluyor. Evet, hepimize dallama dedim farkındayım. Ama yine dürüst olalım, hepimiz biraz da olsa dallamayız, malız. Hayata dair sorunlarımız aslında o kadar küçük ki, sorunlarımızın olduğundan bile bir çok kişinin haberi yok. Olması da gerekmiyor zaten. "Yaa neden benim mp3 çalarım dokunmatik değil yaa" diye düşünen arkadaş 15 saniye önce karşılaştığı hayatı otobüslerde su satarak geçen çocuğu farkedemeyecek kadar geri zekalı. Ya da "off abi kız arkadaşıma doğum gününde ne alacam yaa" diye kara kara düşünen insan aslında karşısında duran mağaza görevlisinin bir kız arkadaşı olmadığının, alabildiğine yalnız olduğunun farkına varamayacak kadar mal. Kötü bir şey söylemiyorum. Hepimiz materyalistiz diyorum. Sen de materyalistsin, ben de. Hepimiz çirkiniz kısacası belli ölçülerde. Ama hepimiz güzeliz de. Şu mal olma çerçevesinden çıkmak gerekiyor sadece.

- Çok merak ediyorum. Türk Hava Yolları neden kendisini 1 adet kames topla tanıtmaya çalışıyor dünyaya? Çok güzel, olmuşsun sponsor birçok şeye. Basketboldu futboldu. Adını duyurmuşsun. Tasarla bir maskot, bir amblem. İnsanlara seni çağrıştırsın. Plastik top nedir ya? İnsanlar oradan oraya vuruyor. Atıyor tutuyor. Milyon dolarları Inıesta'nın ayağına köle olmak için mi verdin güzel kardeşim. Hem Ibrahimovic Milan'a transfer oldu. Basın parayı çıkarın onu o reklamdan. Yada yollayın bana muvi meykırda kesiym biçiym öyle yolliym size. Spora sponsor olmuşsun ama transferlerden haberin yok.

- Aynı şekilde molped tarzı reklamlara da gıcık oluyorum. O bayan arkadaşlarımız takınca o pedleri birden melek oluveriyorlar. İşte yüzler gülüyor. "Çok rahatım kocamın taşaklarına tekme atabiliyorum yihu" pozu vermeler falan. Günü gelen bayan arkadaşlarımız böyle sevinçli falan olmuyorlar hiç. Alıngan oluyorlar. Kızıyorlar bozuluyorlar her şeye. Değerli molped, hepimiz o pedin ne işe yaradığını biliyoruz. Lütfen amacına göre reklam yap. O bayan arkadaşlar da kocalarına "Allah belanı versin Mustafa!" falan diye bağırsın. Gerçekçi olsun o reklam.

- Reklam falan demişken, eskiden gazeteler ansiklopedi verirlerdi sürekli. Bütün veliler kuponları keser biçer evdeki kütüphaneye binbir türlü ansiklopedi dizerlerdi. "Al ulan benim evim daha kültürlü" tipi mesajlar verilirdi komşulara. Kahveye misafir geldiğinde kütüphane hangi odadaysa orada ağırlanırdı falan. "Biz de boş zamanlarımızda hanımla sevişmek yerine katalitik sobayı yakıp yere uzanarak ansiklopedi okuyoruz" dermişçesine anlamlı bakılırdı. Niye çürüdü ki bu ansiklopedi merakı. İnternetten dolayı mı acaba... Kafam kurcalandı şu an. Çünkü aynı şeyler internette varsa yeni dönem liseliler neden bu kadar mal? İnterneti kız düşürmek ve arkadaşları arasında "olm bi vidyo paylaştım çok komik yea" demek için kullandıklarından olabilir.

- Bu ansiklopediyle kültür döneminin son neferleri bizleriz, 90lar çağı yani. Küçükken sıkılınca msne facebooka giremez oturur ansiklopedi okurduk.(yalan) Hatta çok kültürlü arkadaşlar yetişti. Mesela MFÖ kardeşim 10 kaplan gücünde kültürlü cevaplar verir. Dinozorlar kaç yılında öldü, İsa kaç yılında doğdu, Einstein'ın dili kaç cm falan hep bilir. O yüzden önemli ansiklopedi. MFÖ'ler ölmesin.

- Bi' de MFÖ kardeşimin ev arkadaşı var. Mehmet Demirel. İçerledi falan yazında adımı yazmamışsın dedi. Tehditler savurdu havaya. İşte yok efendim adam toplarmış dövermiş. Nargileme zehir atarmış. Olm ne alakası var? Yaz dediniz de yazmadık mı? Al bak ismin yazıyo yukarıda ama hayatında hiçbir şey değişmedi. Hala aynı kardeşimizsin. Popin falan da tavan yapmadı. Zaten bu blog o kadar popüler değil. Ben okuyorum, Emir okuyo, işte arada Onur, Cansu, Özgün falan giriyorlar. Bir de girerse Göktuğ'un arkadaşları. Sen bu grup arasında zaten popilersin. Bu arada bilmeyenler için söyliym. Mehmet'le MFÖ'nün evinin altı komple garaj. Üstü de pasta. Ama pasta bozulmuş çünkü buz dolapları yok. Auaeuade. Öperim Mehmet.

- Bu akşamlık bu kadar deyip aranızdan çekiliyorum. Cem Yılmaz çok komikti lan. İzleyenler arada toplaşıp beni okulda bulsun geyiğini yapalım. Bi tek şeyden memnun kalmadım, Heath Ledger'a benzeyen arkadaş vardı bi tane mal mal sorular sordu. O kadar da olur ama. Yanındaki kız lise arkadaşım gibiydi.

- Sevgilers jnms mucxx xoxo xD
2

Legal Küfür


Küfretmek, kusmak gibi yapıldığında insanı rahatlatan, bazen yapılması farz olan ve yine kusmak gibi yapıldığında insanın çevresindekilerin rahatsız olduğu bir şey. Belki toplumsal baskı nedeniyle, belki bilinçaltısal ( ağzına acı biber sürülme korkusu olabilir ) sosyal çevrede rahat yapılamayan, hoş olmayan kötü sözler vs.

Bu tanım Adana'yı düşününce çok yanlış geliyor insana.. Kendini Adanalı gören birisi olarak şehrimin küfürle anılmasından hoşlanmıyorum ( - siz çok küfür ediyormuşsunuz, - Allah'a sövüyormuşsunuz doğru mu?, -Adanalılar çok küfürbaz olurlar ... ). Lakin yanından hızlıca geçen bir arabaya dönüp " senin kullandığın arabayı..." diye başlayıp ana, avrat, bacı ve hatta eltiye kadar bilumum sülale fertlerine söven, sonra o rahatlamanın hissedildiği bir tonda eşşoleşek diyen hoş bir kızı başka nerede görebilirsiniz ki ?

Peki Adana'nın olayı ne? Orhun'a bağlanalım "Abi, Adana'nın olayı rahat olması.". Teşekkürler Orhun, cevap doğru. Adana, henüz pijamayla sokağa çıkma modası başlamadan önce insanların don ve atletle (yöresel pijamalar) balkonlarında kahvaltı yaptığı, donla sık görülmesede atletle sokaklarda dolaştığı bir şehir. Şortta mesela deniz şehri olmayan bir şehre göre çok yüksek oranda giyiliyor çünkü burası için bir ihtiyaç. Peki küfür ne küfür?

Küfür iyrenç bişeymi? Ozman bu Recep İvedik'i kim izliyor sadece Adanalılar mı? Sadece biz mi İnci Sözlükğün devamlı yazarları veya okurlarıyız? Turgay Şeren'in, Doğuş'un (dahiyane "babadan oğula nesil heralde" kalıbı için Doğuş'u buradan tebrik ediyorum), Truva filminin Elazığ versiyonunun videolarına sadece Adanalılar mı tıklanma rekoru kırdırıyor? Yanlızca cahiller mi izliyor bunları? Hayır ben de izliyorum, sen de izliyorsun, Mehmet de izliyor, Mehmet ile aynı masanın altındaki hoş kız ve yanındaki lavuk da... Hepimiz gülüyoruz, hepsine olmasa da çoğuna...

Hemen -evet biz iyrenç bi toplumuz, bu iyrençliklere gülebilcek kadar cahiliz, kendimden tiksiniyorum- deyip, batı hayranı concon aydın edebiyatına girmeyin. Belki de bu durumun sebebi gayet doğal bir şeyin tabu haline getirilmesidir (ne kadar kapatırsan o kadar açılır felsefesi). Yani düşünsenize söylenmemesi gereken bir şeyi adam söylüyo ya da ağzından kaçırıyor binlerce veya milyonlarca kişi onu izlerken. Acaba küfretmek normal bir şey olsaydı, hepimiz her canımız istediğinde küfretseydik bu kadar gülermiydik bu duruma ya da bu kadar küfredermiydik? Kanunlar sapkınlıklardan mı çıkar, sapkınlıklar kanunlardan mı? O değil de küfür ne lan?

Küfür bazen bir haykırış, bazen bir durum değerlendirmesi, bazense TDK nın sitesinde denilen gibi cümle başı edatı; "...amına goymak: sövgü sözü, ancak bazıları bu kuruluşun çekimli şekillerini cümle başı edatı olarak kullanırlar. amına goyim, biz de uğraşırıh fakat, biz de uğraşırız. amına goyduğumun dığasi, vahdında gelmedi ki..." (Türkiye Türkçesi Ağızları Sözlüğü )

E edelim mi küfür? Eğer istersek edelim...

Ama küfreden bir toplum kötü bir toplumdur yani halk neden kendini cinsel içerikli sözlerle ifade etmek istesin ki? Shakespeare küfür mü ediyordu? Bu şekilde ileri toplum olunabilir mi? ... Belkide tabuları yargılayan, onları mantıksızsa kaldırabilen, beyni ve düşünceleri kalıplanmamış, onlarsız ne yapması gerektiğini farkedebilen insanlardan oluşan bir toplum olmaktır en ileri olan. Legal küfür, legal hayat...

Bu nerden nereye bağladığımı çözemediğim, açıkçası yazmaya başlarken bir yere de bağlamak gibi bi amacım olmayan yazıyı, yakın tarihteki şeb-i aruza da gönderme yaparak Mevlana'dan bir dörtlükle bitirmek fikrinin yarattığı lan ben ne yaptım düşüncesiyle noktalıyorum. Gözlerinizden öpüldünüz efendim...

"...
Düşünmeyi öğrendim.
Sonra kalıplar içinde düşünmeyi öğrendim.
Sonra sağlıklı düşünmenin kalıpları yıkarak düşünmek olduğunu öğrendim.

..." (Mevlana)
0

Sap edebiyatı yapma bana.


  Yazıya başlarken bu gece farklı bir format deneyeceğimi belirtmek isterim. Niye olduğunu sormayın, (Emir'in egosu işte ne soruyosun?) ama güzel bir sebebi var. Şekil şu ki belirli bir takım eğlenceli insanları bir odada topladım, onlar bana ne derse onunla ilgili yazı yazacam. Onlar bana "Anan" derse maalesef o konuyla ilgili görüşlerimi yazmak zorundayım. Bir oyun gibi de düşünebiliriz bunu. Ama tekrar düşündüm de bu bir oyun olsaydı Onur Çakar kesin kazanırdı. O yüzden oyun değil bu. Odadakiler; Cansu K., Onur Ç, Özgün B., Eray S., ve Emir K. Tekrar belirmek istiyorum yazının bundan sonraki kısmındaki konu kopuklukları kesinlikle benden kaynaklanmamaktadır. Başlayalım o zaman; 

- Biriyle çıkmak, onunla bir şeyler paylaşmak, bazen hiç konuşmadan sadece gözlerle konuşmak falan çok güzel romantik şeyler değil mi panpa? Evet, öyle, katılıyorum. Hatta katılıyoruz. (ben ve diğer makineciler) Ama hiç düşündün mü 2 kişi bir ilişki yaşarken sürekli etraflarında bulundan 3. kişi olmak nasıl bir duygu? 
  
 Olm resmen bir süredir ismini vermek istemeyen izleyici bir takım çiftlerin 3.sü olarak kelebek gibi pır pır dönüyorum etraflarında. Aslında açık konuşuyorum, eğleniyorum. İkisini şakadan da olsa birbirine düşürmeye çalışmak, arada erkeği kılıbıklıkla suçlamak falan daha önce edinmediğim hobiler. Ama farkettim ki, çift seni ne kadar ikna etmeye çalışırsa çalışsın, ne kadar "olm biz seni seviyoz, gel bizle takıl, gez" falan desin, sen yine kendini gereksiz adam hissediyorsun. Hele bir de yanında çok komik karizmatik başka adamlar varsa. (öhm, powered by Kavuştu Elektronik) 

 Şimdi burda bana işin iğrençliklerini sıralatmayın. Onlar vedalaşırken boş boş etrafa bakıp tek yürüyen kızları kesmek, metroda ve otobüste onlar yan yana oturup el ele tutuşurken karşılarına mal gibi oturmak, arada "Şş, ya bi baksanıza, olm çok eğlenceli bişe anlatacam yea bi gözlerinize bakmayın bana bakın, ehehe" yapmak, Yolda yürürken yol tıkanıp da birilerine yol verecekseniz hep gruptan ayrılıp diğer tarafa yürüyen mazlum olmanız, hele bir de yağmur yağıyorsa onlar 2 kişi şemsiyenin altına yürürken sizin çok da havalıymış gibi tek başına ve mümkünse biraz uzakta yol seyrine devam etmeniz... Bu durumda en acı verici tecrübe 3 kişiyken çiftin size dönüp "Ya panpa, biraz uzaktan yürür müsün özel bişe konuşcaz" demesi olur. Daha başıma gelmedi çok şükür. Güzel çiftler, canım çiftler, sizi seviyoruz şirinsiniz falan ama arada bizi de aileye alın. Bağrınıza falan basın. Biz de güzel, temiz çocuklarız. Aile terbiyemiz falan yerinde hep. Bazılarımızın internet sitesi bile var. Öpün koklayın bizi. 

- Hayatta insanlar ikiye ayrılırlar diye düşünüyorum. Erkekler ve kızlar. Şaka lan öyle de ayırmicam heralde ehihi. Sıradan insanlar birinci grubumuz olsun. Bu arkadaşlar bir sonbahar esintisi gibi girer hayatlarınıza. Ya da vazgeçtim, bir sonbahar yağmuru gibi girsinler. Böyle hava güzeldir, günlük güneşlidir ama biraz sıcaktır. Yağmur yağar, siz biraz ıslanırsınız ama serinlersiniz. Hoşunuza gider o an yağmur. Belki hava kapalı olsun yada yağmur yağsın istemiyorsunuzdur başta ama yine de mevsimin sonbahar olduğu akıllardadır, yağmur yadırganmaz. Ama sonra biter gider bir şekilde, geriye siz ve güzel güneş kalırsınız. Bilirsiniz ki 4 mevsim o güneş tepede olacaktır, bazen kendini göstermese de, bazen kaybolup yerini aya bıraksa da her sabah en mahmur halinize kendini gösterir, sizi hiç bir zaman hayal kırıklığına uğratmaz. 

  2. grup insanlar da güneş olur işte böyle hayatınızda. Aydınlatır sizi, gündüz yol gösterir, gece ondan ayrı düşersiniz ama kendi orda olmasa bile bir arkadaşın yardımıyla size ulaşır. Gece hiç bitmeyecek diye düşünürken siz hooop pencerenizden içeri giren ışığıyla kendini belli eder tekrar. Tabi Emir'le Eray gibi güneş görmeyen bir evde yaşıyorsanız bu anlattığım benzetmeler sizin için bir şeyler ifade etmeyebilir. Bir de onlara göre bir benzetme yaparsak... Emir, abicim düşün ki internet kesik, etrafta facebooka girecek hiç bir alet yok. O an daha önce sadece oyun oynamak için kullandığın I-Phone bir portala dönüşüp seni tekrar sosyal ve popüler bir insan yapar ya? Hah, işte biz o telefon gibi olan insanlara halk dilinde güneş gibi insan, güzel insan, güzel dost falan diyoruz. Biz yabancıları da burada pek sevmiyoruz ehe ehe. Toparlamak gerekirse, nerede hayatınızı daha da pozitif yapan, yüzünüzü güldüren, en gece durumlarda kendini belli eden şirin, nacizane bir güneş-insan vakası var, orada bizim için bir BAŞBAŞ var. 

- Her insan bir çeşit post-apokaliptik serüven yaşamak ister. Ya bir şeyler patlasın, çılgınca şeyler olsun. İşte dünya nüfusu baya bi azalsın, geriye sadece ben kalayım, arkadaşlarım ailem falan kalsın. Tanrı beni çok sevsin, o yüzden ben ve benim tanıdıklarım hariç diğer herkes ölebilsin, benimkiler ölmesin. 
  Hatta iş biraz da abartılır, egoyla alakalıdır çünkü. "Olm şu an öğrenci möğrenciyim ama, siz beni böyle kıyametlik bir şeyler olsun o zaman görün, yemin ediyorum kahraman falan olurum. Fotoğraf falan çekiyorum ya, tek tek fotoğraflarım mesela her şeyi. Sonra tek seferde 40 barfiks çekiyorum, o zombileri falan tek başıma yumruğumla öldürürüm. Ah ulan ah... Değerimi bilmiyorsunuz pezevenkler." diye düşünülür. Hayaller kurulur. "Olm sevdiğim kız şimdi yüzüme bakmıyo ama, zombiler bi işgal etsin bakim her yeri, o beğendiği lavuk bişe yapabilecek mi. Korkak abi zaten o çocuk yea, bişe yapamaz bak diyorum sana. Kesin o zaman anlar değerimi kız bana aşık olur. Hatta ülkenin yönetimini falan bana verirler o derece kahraman olurum ben." 

  Yalan söylemeyin. Hepiniz düşünüyorsunuz böyle. Etraf toz duman olsun da kaslarımı gösteriym, kız tavliym falan. Ama bir şey söyleyeyim mi? Zombiler bi belirsin, hepimiz mutfak masasının altındayız. Kız da orda olacak, o lavuk da, sen de, ben de. O zaman görecez işte herkesin değerini. =D
0

Şeyleri düzleştirmeme izin ver. (Let me get things straight)

Şaka maka 1000 olmuşuz lan.

  1-1.5 ay önce Göktuğ'la yönetimde gittiğimiz revizyondan beri zaten bi hareketlenme olduydu da 1 aya kadar hiç tıklanmadığınız kadar tıklanıp 1000 küsüre ulaşırsınız deseydiniz de, vücudumun pek de güzel olmayan bir kısmıyla gülerdim size. Açık konuşayım.

  O yüzden bunun şerefine, içinde duygusallık, aşk falan barındırmayan, kah güldürüp, kah düşündürmeye çalışan bir maddeler dizisi sunmak istiyorum size. Son 1-2 haftada başıma gelenlerden derlediklerim ve çıkardığım dersler olabilir bunlar. Ya da direk duygu ve düşüncelerim olabilir. Bilmiyorum. Daha ben de yazmaya başlamadım. 2-B sınıfından Veysel isimli arkadaşımız kendi yazısını bitirince sıra bana gelecek, o zaman görecez. Bitti mi Veysel? Aa, Veysel ağlıyo lan. Hanimiş de hanimiş. Atamız evet, cumhuriyet, kağnıyı çekerken ölen öküzler falan. Ben Veysel'i sakinleştireyim siz de aşağıya geçin.

- Son 1 ay içerisinde 2 kere ağır bir şekilde hasta oldum. Kıllandım bundan, ve düşünmeye başladım. 12 ay boyunca hava sıcaklığının 4 C dereceyi geçmediği Parkersburg'de 1 kere bile hasta olmayan ben (1 kere hasta oldum ama lenslerden dolayı oluşan göz rahatsızlığıydı) nasıl oluyor da sıcaklığın bir gün 25 derece, ertesi gün 10 derece olduğu İstanbul'da ısrarla ağır bir şekilde hasta oluyordum? Bence emperyalistlerin parmağı var bu işte. Etrafa mikrop falan salıyorlar. Sonra siz de gidip referanduma "evet" diyorsunuz. HEPİNİZ CAHİLSİNİZ! TÜRKİYE SİZİN YÜZÜNÜZDEN BÖYLE OLDU!

- Kim ne derse desin, kıyafet alışverişi yapmak, sadece alışverişi yaparken zevkli. Yani "al panpa para", ve "al panpa kıyafetin, bence çok yakışacak, ehi" kısmı. Küçüklüğümden beridir işin giy/çıkar, soyun/olmadı bi daha giy, bi beden büyüğünü getireyim/aa depoda kalmamış kısımlarından nefret ederim. Hayat bu kadar acımasız olmak zorunda değil çünkü. O hani görevlinin getirdiği pantolonu giyersin ya kabinde. Üstüne geçirmeye çalışırsın, zorla üst düğmeyi kapatırsın. Kıç kısmı sıkar, boyu kısadır bazen. Üzerine olmayacağını bilirsin, ama yine de kabinden o maskara halinle çıkıp görevliyi ve anneni/babanı ikna etmen gerekir. O kabinden çıkıp da orada bir anda bütün gözler üzerine dikilince de kıyamet sorusu sorulur. "Nasıl? Oldu mu?". Olmadı kardeşim. Ayrıca sen niye bu kadar zayıfsın ve saçların bu kadar jöleli? Benim gibi arada paspal giyinsene sen de? Ben kabine girip içerde soyunurken dışarda ebeyevnlerimle ne konuşuyorsun ayrıca? Beni mi çekiştiriyonuz? Anamı karıştırma. Anamı karıştırma.

- Ha, bi de işin kabinin içine kendinle baş başa kalma kısmı var. Eski kıyafetleri çıkarıyosun ya üzerinden. Nasıl da burkuluyorlar hemen yenilerin yanında. Renkleri daha bi soluk, yırtıkları daha bi büyük geliyor gözüne. Ayakkabılarını yeni kıyafetine yakıştıramıyosun. "Ulan kıyacam paraya, herşeyden alacam üstüm başım mis gibi olacak" diye gaza geliyosun. Gelme hiç gaza, onlar da eskiyecek çünkü.

- Dilden dile alışkanlık halinde dolaşan virüs gibi kelime grupları var. "Abii", "O değil de", "Müdür naptın sen yaa", "Olm çok pis yarıldık" gibi. Bence bunlar kendi içlerinde birer organizma. Sen onları söyledikçe yaşıyorlar. Genç, dinamik, muhabbetlerinin inanılmaz eğlenceli olduğunu düşünen grupların içerisine giriyorlar grubun zayıf halkası aracılığıyla. Zamanla bu zayıf halka söylemiyor bunları, ama diğerlerinin ağzına dolanıyor. Sonra da şehir şehir, kıta kıta dolaşıyor bu öbekler. Sonra bazen vücutta tekrar diriliyorlar. Kıta kıta dolaşıyor demişken, Unicef ekipleri Somali de "Olm adama gemiyi çevir dedik, adam gemiyi batırdı, çok pis yarıldık yaa" diye konuşan korsanlara rastlamışlar. Durum ciddi.

- Ergenlikten konu açılmışken. Biraz daha çerçeve dışından baktığımdan mıdır nedir, ulan sokakta dolaşan bütün liseliler çok bi havalı, çok bi züppe gözüküyor gözüme. Boynundaki kravatı gevşetmiş, genellikle birbirine sarılma durumunda, "Ehuhaaeuheauh" diye gülen erkek grupları gördüm mü özellikle dikkatli bakıyorum. Hep bir ciddi muhabbet, hep bir dünyanın merkezi bizmişiz havaları. Cevahir de "Abi Kuzey Kore de bozdu, eskisi gibi değil hiç, eskiden baya nükleer üretiyodu yani" diye konuşan liseli bi grup gördüm. Bu kadar ayağa mı düştü dünyanın sorunları lan. Nükleer üretiyomuş. Sanki halk ekmek fırınında ekmek üretiyo. "Uranyumlu ekmeğim var abi çok güzel, bol tahıllı."

- Son olarak. Göktuğ vardı bi ara noldu ona? Ne güzel Malatya falan yazıyordu. Gülüyorduk eğleniyorduk. Keşke yazıttırsa yine bir şeyler de gülüşsek kendi aramızda. Komik bir şey varsa söyleriz, siz de gülersiniz.

Saygılar amirim.
1

Ben bir karakterim.


  Bazen o kadar seviniyorum ki şu sayfayı günlük olarak algılamadığım için.

  Görmek mümkün çünkü etrafta. "Blog" kelimesi "günlük" olarak çevrilmiş ya türkçeye. Vurun kahpeye. Yazın "Bugün kola iştim aabii, işte sonra da Ayferlerle falan kavga ettik yanee, allaham nası gıcık oluyorom anlatamam kimseye şu an inanır mısın?" gibi 3-4 tane cümle arka arkaya.

"Hatun kardeşim bakar mısın bi buraya? O yazdığının hiç bir skm değeri yok ne edebi olarak ne de eğlendirici öğretici olarak?"

"Ya ama bu günlük falan, ondan öyle şeyler yazıttırıyorum öyle oluyoo"

"Çık kardeşim dışarı... Çık, kapıyı da kapat. Sanal aleme fazlasın sen."

"Salak falan mısın anlayamadım yanee"

"La çık!"

  Moda da çok acayip bir olay lan. Herkes ne yaparsa onu yapıp, bir de üstüne çok havalı oluyosun. Hani koyun değildik hiç birimiz? Ama ci eee, hepimizin facebooktaki profil resmi çizgi film olmuş. Kolay çünkü oturduğun yerden 2 fotoğraf yükletip "Çocuklara destek oluyorum ben panpa, ehe" yapmak. Çocuk istismarıyla ilgili bir haber çıktığında kanalı değiştiren, Taksim-4.Levent metro hattında bağıra çağıra mendil satan, yalandan müzik yapan çocuklara para veren bizler değilmişiz gibi.

  Galiba yakında böyle giderse hiç birimiz konuşmayacaz. Okulda birisi bişe sorduğunda "Olm facebooktaki gönderimi görmedin mi, çok offsun hayattan yaa" diyen insanlar var çünkü. Hayatımızla ilgili her ayrıntıyı, her düşünceyi, her güzelliği, çirkinliği paylaşıyoruz çünkü insanlarla.

  "Bana bakın, ben çok kötü durumdayım, çok derinlerdeyim, gelin hadi bana destek olun kankam olun"" diyoruz herkese utanmadan. Sanki biz de aynı numarayı çekmiyor muşuz gibi başkalarına.

  Gelin biz de bir kampanya başlatalım. 1 hafta boyunca kimse facebooka girmesin. Telefonla yada yüz yüze öğrenelim arkadaşlarımızın hayatlarındaki ayrıntıları. Yiyo mu bi tarafınız? Kontörünüz yada zamanınız mı yok?

  Sizin insanlara ayıracak zamanınız yoksa niye facebookta "çok harika/berbat bir hayatım var, gelin bana zaman ayırın" diyorsunuz ki yüzsüz yüzsüz? Bencilsiniz çünkü. Ben de bencilim. Sen de bencilsin. Sırf fotoğraf çekilip facebooka koyacam diye telefonunu yanına alan genç arkadaşlarımız da bencil.

Hiç birinizin hayatı özel değil, ilgi çekmeye çalışmayı bırakıp gerçekten bir şeyler başarmadıkça.

Biri beni durdursun. Sinirliyim bu aralar.
0

Prometheus ve Bob


Prometheus ve bob... Çizgifilm denince bırakın aklıma ilk gelmeyi genellikle hiç gelmeyen, nickelodeon ın stop motion animasyonu..

Bugün durduk yere geldi aklıma. Önce dedim uzaylının adı neydi, sonra bi kaç sahne aklıma geldi. Dedim ben bunu baya baya seviyorum lan. Ama neden hiç aklıma gelmiyor ?

Yurda dönünce bir kaç bölümünü orjinal dilinde izledim. İngilizceme hiç bir katkıda bulunmadı ziira maymunla bob hiç konuşmuyor prometheus ise arada "come here" diyordu...

Eğlendim, yüzümde bir tebessüm belirdi.. Tam geri unutçakken dedim bloğa da bayadır yazı yazamadım, şu arkadaşlar için vakit harcayarak "prometheus ve bob" u çizgi filmeden saymasakta onu ne kadar çok sevdiğimizi dile getireyim...

Şu an bu bloğun başındaki 70 milyon sizlere sesleniyorum (kanal 7 de kendini 70 milyonun izlediğini sanan spikere ve gece 2 de -sanırım- stv de kendini beckham ın izlediğini düşünen teyzeye itafen..). Sizleri 15 saniyeliğine prometheus ve bob u düşünmeye davet ediyorum ya da boşverin gitsin..
0

Buraya bir başlık geldiğini düşün. Kırmızı olsun.

 

   It's not you that is in my head. It's probably someone else.

 Or who knows. It could have been you that ive been mourning about. Wandering around places, looking for answers that were never actually there. You're the one that gives me the creeps. Gives me nightmares, and hallucinations to think about. While watching my own insides burning out, it seems impossible to find a way through you, so i can think clearly all once again.

 Derdimi anlatmak bu kadar zor olmamalı aslında. Çünkü basit bir iki sözle tüm bu anlamsız süreci bir sonuca bağlayıp, sıyrılıp kurtulmak istiyorum. Ben böyle arada sıkışıp, garip anlamlar çıkardıkça kendi kendime, benim için yazılmış senaryo git gide daha da klişe oluyor. Kendimi yazıp oynamayı bırakıp, başkasının yazdıklarına odaklandıkça verdiğim kararlar da yavaşça saçmalaşıyor. Sanki birisi bir ipin ucunu gösterip, sonra tam ben peşinden koşarken ipi çekip beni yere düşürüyor gibi.

 Sen değilsin çünkü aslında kafamdaki. Ben kafamda başka bir sen yarattım, sonra ona yazdım bütün bu yazıları.

 Reading every letter through heart, do i really believe that its all just a hollow imagination? Thats the one thing i dont know. You might be the one that i should be chasing after. I might be losing all that sleep for actually something. Or like i wrote, it could all be for a stupid flare that gives me the stomach ache. All the butterflies that fly around inside me when your sight appears even on a tiny screen. You're like the riddler giving me all the question marks, but you dont talk, or write the questions. You "look" them to me. Strange thing is, you dont even ask for the answer. Its like youre enjoying me being all confused and depressed.

 Ama merak etmeden de edemiyorum. Bütün o uğruna uykusuz geceler geçirdiğim riskleri alıp, sonunda başarısız olsam.. Gerçekten arkama bakıp gülebilecek yüzü bulur muyum kendi kişiliğimde? Sanki bir maça çıkmışım da kaybetmişim, ama ilerde de başka maçlarda oynayabilecekmişim gibi umarsızca bir sonraki fırsatı bekleyebilecek miyim? Yoksa oturup bütün o kötü düşüncelerle baş başa kendi kaderimi çizmek yerine senin bana verdiklerinle mi yetineceğim? O basit kırıntılar, midemdeki bu ağır açlığı bastırmaya yetebilecek mi?

Yada yine düşünüyorum. Sonunda ufak, ama çok küçük bir mutluluk ışıltısı da alacak olsam, bütün o riskleri bir şekilde almaya değecek mi? Ne yapayım ki ben şimdi? Olaya bütün umutlarla yaklaşıp, en olmadık riski alıp tek seferde sana mı çıkacağını ummalıyım o yolun? Ya da en depresifi oynayıp, oturup beklemeli miyim?

Or who knows. Maybe it is you that is in my head.

And im in love with you, that is actually you, not someone else. Its all real, waiting for me to realize that youve also been waiting for me all this time.

Time shall show the way.
0

Sihirli bir değneğim olsa, dünya barışı BZZT!

Hayatta üzücü olaylarla dolu. 

Bazen öyle otururken aklınıza esen garip bir düşünceyle hüzünleniyor insan. Bazen de sonucunu bile bile bir işe giriyor, olmasını istemediği, ama beklediği bir şeyle karşılaşıp yine hüzünlü denizlere yol alıyor kiraladığı deniz bisikletiyle. 

Harry Potter'ın yeni filmini izledim dün gece. Merak etmeyin bayık bir film eleştirisi yazmıyorum. Ama bu kadar çabuk büyümemize yol açan metabolizmalara dair bir eleştiri yazıyor olabilirim, göreceğiz. 

Her zaman olduğu gibi yine merak denizlerinde yol aldım filmden sonra. 

Daha dün biz ilk kitabı okuyup, ertesi günü koşa koşa sınıfa girip "Olm büyü müyü süper lan, böyle değneyi sallıyon, sonra senin yerine ödev falan yapıyo, inanılmaz yeaa" diye gevşek cümleler kurmamış mıydık? (Ben kurmadım, öhm) 

Çocuk aklımla o quidditch maçlarını izledikten sonra oklavayla odamın içinde bi' 30 tur attığımı da hatırlarım. E tabi bizde yok öyle altın toplar falan, top niyetine kames top kullanınca gerçekçilik duygusu biraz uzaklaşıyor. Belki de "maçın" sonuna doğru içeriden babamın gayet kalın ve yüksek bir sesle "GEL YEMEĞİNİ YE KIRMİYM O OKLAVAYI ŞİMDİ KAFANDA" cümlesinin de etkisi olabilir bu gerçekçiliğin kaçması olayında. Hohaaheoıh. 

Ama şunu farkettim, beraber büyüdüğümüz ailenizin büyücüsü Harry erkana veda edince, biz de bir devre veda etmiş olacaz. 

3. Sınıfta ilk kitabıyla tanışmanın üstünden yıllar geçti, ve her filme biz bir şekilde arkadaşlarla toplanıp gittiğimiz için aslında her film bizim hayatımızın farklı dönemlerini yansıtıyor. Şimdi "kuul" arkadaşlar hiç asabımı bozmasın "Olm ne heri potırı, biz o zamanlar işte halı saha maçları, kızlar falans.." diye. Gayet siz de izlediniz çoğu filmi arkadaşlarınızla. Siz de orta okulda ilk kız arkadaşınızı Harry Potter filmine götürdünüz hafta sonu. 

O yüzden adam olun, siz de benim gibi üzülün. Çünkü Harry Potter Temmuz ayında bir daha girmemek üzere çıkıyor hayatımızdan. Biz de 80ler sonu, 90lar başı kuşağı olarak artık resmi olarak büyümüş sayılıyoruz. Ve üzülerek söylüyorum, HAYIR Almanlar yenilince biz de yenilmiş sayılmıyoruz. 

O değil de, Göktuğ biz 5. filme hep beraber gitmemiş miydik lan? Sen, ben, Ertuğ, Kemal Can, Tamer falan? Yanlış mı hatırlıyorum?
0

Abi çok güzel beynim var, ben kendim yedim öğlen.


Farz edelim hakikaten gerçekleşti. 

  Tubitak bizden gizli çalışma yürütüyormuş meğersem. T-Virüs'ü amerikalılardan önce bulmuşlar. Marmaray falan hikaye, aslında orada gizli araştırma merkezleri varmış kimyasal. Ölüler üzerinde araştırma yapıyorlarmış. Dine aykırı ama, yani Show haberde de çıkmanın lezzeti ayrı. 

"Ölü dirilten virüsü bulan araştırma ekibi göğsümüzü kabarttı." 

  Ve hakikaten farz edelim ki Ahmet efendi akşam labarotuvarda yerleri silerken yanlışlıkla düşürdü virüs şişelerini yere. Üzerinde milyonlarca dolar harcanan o güzelim serum yayıldı etrafa, ve Zincirlikuyu'da yatan bilimum ölü insan, akrabasından tutun ünlüsüne, başladı canım Türkiye'm de kol gezmeye. 

Tamam evet, hepimiz korkarız. Ben de istemem Hafize teyzenin gelip beynimi yemesini. Yada kapıcının çöp diye kapıyı çaldığında çöp yerine başka organlarım için gelmiş olduğunu görmeyi. Ünlü biri gördüğümde ben de gönül rahatlığıyla gidip fotoğraf çekileyim isterim.  

Yahu ama bi' düşünsenize?

  Ekmek almaya 4 kişilik gruplar halinde ellerde pompalı tüfekle gitmek, bir yandan zombi öldürürken bir yandan yumurtaların kırılmamasına veya sucukların ezilmemesine dikkat etmek. 

 Hoca "Çucum ödevin nerde senin?" dediğinde "Hocam akşam evi ölüler bastı, yapamadım." diyebilmek. 

Yada en basitinden, çoğu insan ekmek derdini bırakıp beyin derdine koşturacağından metrobüse rahatça binebilmek. 

Gerçi ortalıkta beyni olmayan çok, aç kalır canım zombiler. 

Olsun, yine de ola eğlenceli olabilir bence. Yada bilmiyorum ben çok oyun oynuyorum bu aralar. 

Lan? Biz şimdi bu koyunları kestik onlar da dirilmesin? 


1

Bu adam kim lan ?


Malatya hafif acaip bir şehir.

Kendisine taşındığım andan beri gördüğüm ilginç yapılar ( bkz. yeni belediye binası ),

tanık olduğum diyaloglar
(cd'ci:"Malatya önceden iyidide doğudan çok göç aldı."
ben:"Hmm... Ben Malatyayı da doğu sanıyodum." ),

ve kayısıya olan abartılı düşkünlükleriyle ( şehir girişindeki kayısı tutan el heykeli, marketlerin çoğunun sembolleri ve 2 dükkana bir kayısıcıları...) beni birçok kez hayrete düşürmüştü.

Ama geçen ay şehrin en işlek caddesinde çevreme bakınırken gözüme kocaman bi popo takıldı. Hakkaten kocaman ve anadan doğma... Önce tereddüt ettim belki çıplak değildir dar giymiştir diye ama önden bakınca gördüğüm incir yaprağı tereddütümü şoka dönüştürdü.

Halkının fazla muhafazakar olmasından yakındığım bir şehrin en işlek caddesinde Atatürk ve elinde bayrak tutan çıplak bi adamın heykeli vardı (evet resimdeki). Arkadaşlarıma bu adam kim diye sorduğumda aldığım " Bilmem, İnönüdür heralde." cevabının doğal olan saçmalığı sonucunda kendi kendime dedim; "Bulacam olum seni..."

Google da yaptığım araştırmada bir sitede heykel hakkında bilgi buldum. Tam olarak şöyle yazıyordu;

"Malatya il merkezinde bulunan Atatürk heykeli 1946-1947 yılında Mimar Nejat Sirel ve Heykeltıraş Hakkı Atamulu tarafından halkın verdiği 130.000 TL. ye yapılmıştır.

Yüksek taş bir kaide üzerindeki heykelde Atatürk ve bayrak taşıyan çıplak bir erkek figürü görülmektedir. Atatürk’ün bir eli gencin omzunda tasvir edilmiştir.
"

Bu kadar normal birşeyi neden merak ediyosunki denmiş gibi oldum yazıyı okuyunca. Arkadaşım Atatürkün yanında neden çıplak bi genç var diye laptopa çemkirip devam ettim araştırmaya...

Önce Atatürk'ü lekelemek amacıyla yapılmış birşey olabilirmi dedim, komplo teorileri kurdum ama bu kadar da açık açık yapılamazdı heralde. Art niyetli bi eser olduğu düşüncesini eledim. (Art niyetlideki artı Türkçedeki anlamıyla kullandım.)

Bir gün yurdun kantinine gittiğimde kantincinin Malata ile ilgili bir video izlediğini gördüm ve biraz sonra ekranda bizim eleman belirdi. Sordum abi bu adam kim ya diye. Başladı İbrahim abim anlatmaya;

"La bi gün Atatürk Malatya'ya gelmiş, bu deyüste hamamdaymış. Duyunca Atatürkün geldiğini koşmuş öylece."

Sonuç: Eee burası Malatya...
0

O eli indir, indir o eli.


"-Evet, ne görüyorsun bu resimde?
- KAN GÖRÜYORUM, DEHŞET GÖRÜYORUM! KAFALAR KOPUYOR!

Bu olmuş, verin buna 559C'yi sürsün. Söyle ısrarla önündeki araca selektör yapsın.

-Sen ne görüyorsun bu resimde? Neler var sence?
-Kelebekler var.
-Kelebekler mi? Nasıl kelebekler?
-BİRBİRİNİN ETİNİ YİYEN, KANA SUSAMIŞ KELEBEKLEARR!

Hmm... Bu daha iyi olmuş öbüründen. Verin buna 129T'yi. Kozyatağı'na gitsin gelsin. Arada trafik tıkanınca söyle insin taksi şöförü dövsün. Koltuğunun altına da levye koyun.

-Evet, siz beyfendi? Siz ne görüyorsunuz?
-Valla hocam... Ne desem yalan. O ne öyle saçma sapan. Karaltılar falan var. Pek bir şey göremedim açıkçası anlamsız geldi bana.

Hmm... Bu normal. Verin bunu Ulusoy'a orda sürsün otobüsünü. Arada da topkek kahve ikramı yapın. Konya Aksaray'da mutlaka mola verip gecenin kör bir saatinde paça çorbası içsin. Ön 3 sıra koltuğun duyacağı şekilde de arabesk müzik çalsın otobüste."

Yukarıda okuduklarınız bugün eve giderken rastladığım, ve eğer o normalse benim hayvanoğlu hayvan olmam çok muhtemel olan bir şöför profilinin kafamda oluşturduğu "Ulan İETT'ye nasıl şöför seçiyorlar acaba?" sorusunun muhtemel cevabı olabilir.

Yok eğer şöför seçme yöntemi üstteki gibi değilse, lütfen rica ediyorum Kadir Topbaş gelsin beni ikna etsin.

Şöförün üstünde kocaman "Şöförle konuşmayınız!" yazısı olmasına rağmen, şöför ısrarla yolda araba süren herkesin annesi hakkında konuştu. Uzun uzun konuştu hem de. Arada dönüp benden teyit alma girişiminde bulundu ağzındaki sakızla. Hayatta canım istemedikçe arkalara ilerlemem, bu sefer kendim koşa koşa arkalara ilerledim.

Keşke hayatın da böyle tuşu olsa. Karşıma bu şekil umumi öküzler çıktığında bassam, en yakın durakta, yada müsait bir yerde insem. Canım isteyince biner, tekrar anlamsız bir geleceğe doğru ilerlerim.
0

Pembe bulutlar


Eskiden Ömür diye birisi vardı Reha Muhtar'ın sunduğu haber bülteninde. Her haberin sonunda böyle bildiğin saçma sapan videolar yayınlardı. Ha çok güler miydik, hayır... Ama iyi gidiyordu ölüm kalım haberlerinden sonra. 

Şimdi aşırı bir ciddiyet var haberlerde. Her şey siyaset, ölüm, kalım, etkin kimlik, dil, din, türban... Ağız tadıyla yemek yerken haber bile izleyemiyor insan. 2 görüntüden birisi ölüm, vahşet. Farkındayım ama, televizyonda izlediklerimiz bizzat bizi yansıtıyor. O ciddiyet de biziz, dünürünü döner bıçağıyla doğrayan cehalet de biziz, cenaze törenine saçları 2 kilo jöle ve sarı converselerle katılan da biziz. 

Böyle miydi eskiden? Bütün haberler, bütün medya böyle illa taraflı mıydı? Bir Reha Muhtar'ımız vardı. Yamuk yapana verir veriştirirdi. Biz de "Yürü bee ehehe" diye izlerdik. 

Aslında sabah tekrar 6 yaşında uyansam ya... Okul yada iş güç olmadığını bilerekten. 

Önce televizyon izlerim. Tsubasa'nın sonuna yetişirim herhalde gece geç yatmışım. Sonra "Arı Maya" başlar. Çok sevmem ama işte izleyecek başka bişe yok. Annem ısrarla kahvaltıya çağırır, gitmem. Sonra acıktığımı hatırlayınca gider bir şeyler yerim. Yemekten sonra "Petrol Ofisi"nin promosyon olarak verdiği futbol topumu alırım koltuk altıma, aşağı inerim. 5e5 çift kale maç yaparız. Ama benim topumla değil, o top değerli çünkü. Pet topla yaparız, tek kat. Öğlen acıkınca herkes evine gider, ben de giderim. Pattes kızartması yerim. Yemekten sonra uykum gelir ama uyumam. Atari salonuna gidecez çünkü bizimkilerle. Annemin haberi yoktur kızar, pistir atari salonları. 

Atari salonunda belki pis tipli 2 çocuk jetonlarımı alır. Bir şey diyemem, tinerciye benzerler. Sonra ordan çıkar "Evren Sitesi" ne maç yapmaya gideriz. Belki çocuklar bize sataşır kavga ederiz. 

Aaa... Babam gelmiş işten. Ben eve çıkiym kankalar, babam kızıyo soora... Yarın sabah görüşürz taam mı lan Ali? 

O değil de... TOPUM NERDE LAN BENİM? 
0

İnsan beyninin incelikleri.

Kimseye hakaret anlamında yazmadım canım o üsttekini. Kendime de hakaret anlamında yazmadım.

Ama dürüst olalım, hiçbirimiz insan beynin nasıl çalıştığını idrak edemez yıllarca uğraşsak. Özellikle de sıkıntı anlarında.

Şeytanın bile aklına gelmeyecek şeyler 2 yolla girer beyne; ya izlenim yoluyla özenti olarak, yada kişisel yaratıcılıkla. Zaten galiba bu kişisel yaratıcılık en çok sıkıntı anlarında bize yardımcı oluyor. Dün gece ne yapsam ne yapsam diye tırnaklarını kemiren benliğiniz "Aaa, hakikaten şunu yapsam ya ehihi" diyerek bir anda küçük mavi bir şirine dönüşebiliyor. Siz de iyi birer çocuk olursanız hayata geçirebiliyorsunuz bunları.

Son 2-3 gündür çok sıkıntılıyım aslında. Yapacak çok iş var, gidecek çok yer var. Yazılacak çok şey var, çalışılacaklar, edilecekler... Herkes zaten kendi derdindeyken, onlara ısrarla senin de bir derdin olduğunu anlatmak zor zanaat nitekim. Bu yüzden acaba ben bundan bir 6 ay önce neler yazmışım diyerek açtım sayfayı, ve gördüm ki Göktuğ Haziran ayında bir yazı yazmış. Benimse son yazım Şubat ayında.

Bu aslında kötü bir şey değil. Aksine, demek ki Şubat'tan beri bir şeyler anlatmak istediğimde anlatabiliyormuşum birilerine. Ama zaman zaman 1 kişiye değil, birçok kişiye dert anlatmak istiyor insan.

Bu yüzden sayfaya yeniden çeki düzen verdim. Daha sade, bana göre daha okuması kolay bir hale getirdim.

Bakalım zaman neler getirecek. Şimdi sıra bekleyip, arada da 2 kalem bir şeyler çizittirmekte buraya.

Sevgiler, saygılar.
0

Sevgili blog;

Ah blog nerden başlasam bilemiyorum o kadar zaman oldu ki. Seni en son gördüğümde arka planın beyaz hatların yeşildi. Şimdi serpilmişsin, güzelleşmişsin. Belli ki Mehmet sana çok iyi bakmış.
Evet blog söze girmeliyim... Uzun zaman yanında olamadım blog biliyorum.. Öteki yazarın kim lan denilince hep boynun büküldü benim yüzümden. Mahallede adın piçe çıktı. Hepsinin farkındayım ama sana yazarlık yapamadım işte. Ben seni yapmaya hazır değildim ki blog. Evet seni isteyerek yaptım ama bir an gaza geldim ne bileyim... Hem daha kendim çocuktum nasıl bir bloğa yazabilirdim ki? İşte Mehmet bloğa başlayalım deyince... Ah Mehmet... Mehmet gibi bir yazarın olduğu için çok şanslısın blog. Görüyorum ki o sana hem yazarlık hemde... ııı şey... yazarlık yapmış. Mehmet'e çok iyi bak olurmu o seni çok seviyor. Tabi bende seviyorum da bilirsin işte ben senin çoktan silindiğini sanıyordum. Silinmiş olmanda çok lülüydü benim için hani... tırrıktı... tabir-i caizse kukuletama ponpondu... şey neyse... Diyeceğim o ki blog sen adeta benim gayrimeşru bloğum oldun. Sana değer veremedim ben ve şimdide karşına geçip sana beni sev, bende senin yazarınım ne bileyim yanda Mehmetin fotolarını koyduğun yere benimkileride koy diyemem. Sadece bilki biyerlerde gösteremesede seni seven bir (öteki)yazarın var...
Kendine iyi bak olur mu?
öteki yazarın: Göktuğ
1

Gelişim Bozukluğu

ARGAAŞIM!

Gelmez misin üzerime?

Büyümek istemiyorum ben belki? Zor geliyor sabah 8 akşam 8 çalışmak? Israrla suratıma sorumluluk tepmez misin? Yoruldum belki ben de? Azıcık uzanmak istiyorum? Boş boş uyumak, uyanıp sabahlara kadar filmler izlemek istiyorum?

Staj yapıyorum da ben 1 haftadır. Sabah 8.30(geç kaldım pardon), akşam 5.30 arası fabrikada o torna senin, bu usta başı koşuyorum. (Ustam yapma, ehihihi) Neler öğrendim, anlatmak istemiyorum, ama ne öğrenmek istemedim orasını şevkle, zevkle ve bir o kadar da şefkatle aktarırım sizlere isterseniz.

İstemeyenler nazikce kapı kolunu çevirip arkalarını dönmeden çıksınlar. Ajda Pekkan Abla selam söyledi. Eve gitmeden bi' BİM'e uğrayıp süt alacakmışsınız. Artan parayla da sakız alabilirmişsiniz. İsteyenler bir sonraki paragrafa geçebilirler.

Sonuç itibariyle yapacak işler sınırlı olunca bir süre sonra fabrikanın Serap Ezgü'sü oldum. Herkesin derdini dinledim. Gerekirse dertlerine derman oldum. Ama bir türlü mutlu olamadım. Farkettim ki kıyametime 3.5 kalmış. Çok değil, 2-3 yıl sonra aynı konumlarda ben olacam. Sabah 8 de iş, akşam 5.30 da çıkış, saçma sapan yorgunluk, olamayan sosyallik, ardından yemek ve huzursuz bir uyku. 2 iş günü arasındaki mesafe o kadar kısa ki, A ve B görse kıskançlıktan Ğ'ye bağlarlar. Elemanların adına ne problemler yazıldı sonuçta. Kah 3'e böldük kah 5'e ikisinin arasını. Konumuza dönelim. Kimse cıvımasın. Atarım dışarı cıvıyanı.

Kendi kendime sendromun oğlunu yarattım. Ben böyle çalışmaya başlayınca nasıl oyun oynayacam? Nasıl sevdiklerime zaman ayıracam? Yıllık izin zaten 1 ay epi topu. Tedirgin oldum. Ne yapacağımı şaşırdım. 90'larla ilgili de yazı yazdım zaten bir hafta önce yaklaşık. Ben niye özlüyorum çocukluğumu bu kadar?

ARGAAŞIM!

Ben kaldıramam öyle düzenli çalışmayı. Serbest meslek erbabı olayım ben. Serbest koşturayım sağda solda. İstediğime hesap vereyim, istemediğime değil. Canım isteyince eve gidip uyuyayım. Bunlar gerçekleşsin istiyorum. Hatta ve hatta, bütün bu isteklerim gerçekleşsin, bir de üstüne param olsun, harcayayım gönlümce. Kenimde değil ama, herkese.

Çok şey mi istedim birdenbire?
0

Alo santral? Derhal ilahi adaleti bağlayın bana.

Yenilmek için yazılmış bir dünyada kazanmak için koşturan bir grubuz biz.

Hayatın her alanı zor, her alanı engebeli, hop onu aştım, hop ondan kurtuldum derken aslında çukurun taa dibinde yaşadığını farkedemez oluyor insan. Zaten asıl amacımız da o engebeleri aşmak değil üstad? Yanılıyor muyum? Kazanmak bu hayatın taa sonunda o çukurdan çıkıp ışığı görebilmek değil mi? Başkalarının üstüne basmadan, kendi başına, tırnaklarınla canın acıya acıya, can havliyle tırmana tırmana çıkmak değil mi?

Zaten yenilmek kaderin kendisiyse, o zaman amaç yenildiğinde de yenildiğinin farkında olmak. Bir sonraki yenilgiden önce belki bu sefer kazanırım diye en techizatlı, en şatafatlı hazırlığı yapmak.

Kadere saygı duymak bizim kaderimizde yok.

2 saat sonra sınavım var. Ben 1 saat önceden yola çıkacam. Neden? Çünkü sınava girmek için bile bir sınava giricem. Kafalar mı karıştı? Burda otobüse binmek, okula yürümek, sınav salonuna ulaşabilmek, sınav salonundan yer kapabilmek bile bir uğraş. Bir sınav. Ama gün gelecek şeytanın bacağını değil, belini kırıcaz.

Dediğim gibi, yenilmek için yazılmış bir dünyada kazanmaya oynuyoruz biz.

Hak verilmeyen bir dünyada haklarımızn da peşinden koşuyoruz.
2

Meseleler.

Şu dünyada kadınların değerlerini iyi bilmek gerekiyomuş netekim.

Sınavdan çıktım erken geldim eve, hazır dedim boşum işim gücüm yok, az evi toparlayayım, bulaşık neyin yıkayayım.

Hala nefes nefeseyim arkadaş. Ne ev işiymiş. Sonra da bu kadınlar nasıl kilo almıyo diyoruz. Bence gayet normal. Browniler, supangleler havada uçuşuyo, sonra ver elini ev işi. Hooop, yaktın mı sana 1500 kalori yarım saatte.

Onların değerini bilmek güzel de, tembel tembel oturmanın da zevki apayrıymış. Her gün böyle iş yapsam diyete falan gerek kalmaz, şipşak olurum 60 kilo, tığ gibi delikanlı, gelin alın tepe tepe kullanın.

Yok oje sürdüm, yok bilmem ne giydim. Az yedim çok koştum. Ev temizledim bulaşık yıkadım. Yemek yaptım, çarşaf değiştirdim. Ohoo. Ölme eşşeğim ölme.

Anam iyi ki erkek doğurmuş beni. Öbür türlü çoktan kolay yola kaçıp kötü yola düştüydüm ben.
0

Fıkralarla gallopa koşan Yıldız atı.

Finallerde ilk düzlüğü geride bıraktım.

Yada finaller bende ilk düzlüğü geride bıraktı.

Hangisi doğru 2-3 hafta içinde açıklanınca öğreneceğim, ve emin olun, çok çok değerli sizleri de bundan haberdar etmeyeceğim. Evet, etMEyeceğim. Delimiyim ben? Ne kadar tembel, yada çalışkan olduğum kimin ilgi alanı ki arkadaş? Meşgul olmayın benim notlarımla. Onun yerine yazılarımı okuyun. Şu an yaptığınız gibi. Anaa. Biri okuyor lan harbiden. Çok mutlu oldum şu an. Öylesine mutluyum ki derhal "Fıkralarla Türkiye" izlemeliyim. Bu denli kocaman bir sevinci ancak böyle muhafaza edebilirim.

Şaka şaka yapmicam öyle bişe. Yaparsam benden şüphe edebilirsiniz. Yanlış anlaşılmasın, "Fıkralarla Türkiye" gayet güzel, nutella tadına, kendi kitlesi olan, ve anlayacak kapasitedeyseniz sizi gülmekten yerlere yatıracak, kalp krizleri geçirtebilecek bir program. Hoş anlamasanız da kalp krizi geçirtebilir...

O zaman ne yapıyoruz? Açıyoruz yuutuubu. İzlemey..

İzliyemiyoruz. Kapalı çünkü. Şırdancı mı bu gece 8-9'dan sonra açılsın?

O zaman finali olan çalışsın. Olmayan eğlensin. "Cool" bebeler facebookta takılsın. Geri kalanlar da sağlıcakla kalsın.

Ha...

Şırdan ne mi? Eheheh. Bilenler parmak kaldırsın!!! Bilmeyenler de(yazık) bana yazsın, yada arasın, yada mesaj atsın. Açıklayıp ağızları sulandırayım.

Olsa da yesek...



1

Önce bi ikinci tura çıkaydık?

Finaller başlıyor bebeler.

En azından Yıldız'lılar için. Bazı okullarınki çoktan bitmiş olabilir, bazılarınınki başlamamış bile olabilir. Orası ayrı konu.Yine de, hangimiz hazırız ki finallere, finaller bize sormadan başlıyor?

Geçtiğimiz sene bu tarihlere yakın yazdığım yazı var aşağıda. Ne kadar stres yapmışım, ne kadar şişmişim, ne kadar coşmuşum! Bu sene çok daha ağır bir hava hakim bende. "Ne olacaksa olsun..." diyor içim. Hayır, çalışmadığımdan değil. Zaten daha da çalışacak vakit var. Olgunlaşıyor muyum ne?

Ya herkes benim gibi, büyüdükçe, okulda ilerledikçe, "Ulan final minal, sonuçta hepsi 1er saatlik yazılı sınav. Geçer gider... Kalıcı olan başka şeyler var." diyor.

Yada görüyorum etrafımda. "Finallleeeeer! Abavvvv!" diye paçalarında bir tutam ateş koşturuyorlar.

Size tavsiyem. Çalışın. Çok çalışın. Ama kalan zamanda da coşun, coşturun. Geçen sene hangi finale hangi tarihte girdiniz, hangisi nasıl geçti, hangisine ne kadar çalıştınız hatırlıyor musunuz? Seneye de bu zamanları kolay kolay hatırlamayacaksınız. Coşamıyorsanız da arayın beni. Yardımcı olurum. :)

Öpüldü herkes kızıl yanaklarından.
3

Ters taraftan beatbox yapmak.

Kimsenin iç çamaşırı rengi kimseyi ilgilendirmiyor.

Kanser için de olsa, kimsesizler için de olsa. Olsa'nın oğlu da olsa.

Kalp kanseri için belirli günlerde kırmızı giymeyi anlarım da. Bu biraz uçmuşluk.

Kanımca bir grup abaza, "Ulan bişe uyduralım da şu sağda solda ne kadar kız varsa ne renk iç çamaşırı giydiklerini öğrenelim, abazalığımızın tadını çıkaralım!" dedi. Sonra da bunlar ortaya çıktı. Ha evet, abaza kızlara da ayrıca gün doğmuş oldu. Tebrikler kızlar, artık hayallerinizi süsleyen erkek ne renk don giyiyor biliyorsunuz!

İşin ilginci ben "Kesin Türkiye'den bir abaza bulmuştur bunu" derken bir de baktım Amerika'da ne kadar arkadaş varsa onlar da yazmış ne renk don giydiklerini. Şaşırdım. Afalladım. Şu an da düşünceliyim ayrıca. Noluyo lan?

Ya gerçekten böyle bişe var, ben bunları yazdığım için hakikaten feci g.t olacam, yada ben haklıyım, ama hiçbişe kazanmadım, abazalar yine mutlu. İki türlü de ben kaybettim. Abazalar kazandı. Vay anasını, azmış olmak varmış şu dünyada.

İlla birşeyin farkında olacaksak bu tür şeylere ne kadar çabuk kaptırıyoruz kendimizi, bunun farkında olalım.
2

Rüya tabirhanesi.

Herkes bir rüyada yaşıyor be abi.

Cidden, yalan söylemiyorum. Herkes dalmış gitmiş kendi rüyasına. Sürekli koşturuyor ama, hani uyurken gördüğün rüyada yapamazsın ya hiçbirşey, elin kolun bağlıdır. Öyle koşturuyor herkes. Uyanmaya çalışan da yok hiç. Ben arada uyanıyorum, o ayrı. Şöyle bir etrafa bakıyorum, gerçekliği hiç beğenmiyorum. Suratımı limon yemiş bebekler gibi ekşitiyorum, sonra tekrar kendi rüyama dalıyorum. Herkes bebekler gibi uyurken, ben huzursuz uyuyorum. Ya biri gelir de tekrar uyandırır, beni zorla dışarıyla yüzleştirirse diye. Ne yapsam ne etsem? Uyku hapı mı alsam ünlülerin yaptığı gibi?

Amacında herkes. İsteklerinde. Kendi derdinde.

Kesin vardır ama, benim gibi arada uyanıp gerçeği gören. Ama hiç çaktırmıyordur. Uyananları, gerçeği görüp peygamber gibi sağa sola anlatanları sevmez ki kimse. Sever mi? Sevse bu kadar üstüne gitmezdik herhalde bu uykunun.





Hala uyuyanlar; uyumayı seçenler, rüyada olduğunun farkında olmayanlar. Pessimist gerçekle karşılaşın artık bence. İnsanoğlu zalim, insanoğlu bencil, insanoğlu yalnız, ve insanoğlu düşüncesiz. Siz uyurken gelip birisi ranzayı sallar, sizi yataktan düşürür, yerde rüya görmeye mecbur bırakabilir. Bunları yapanlar güçlü, yada sizden daha iyi insanlar değil. Sizden tek farkları arada uyanıp gerçekleri görüp, aslında kimsenin kişisel bir rüyada olmadığının, bütün insanlık olarak tek bir rüya gördüğümüzün farkında olmaları.

Gerçek acı ama hala umut var. Uyuyan tüm tanıdıklarınızın suratına şöyle soğuk bir bardak su dökün. Bu rüyanın gördükleri kadar tatlı olmadığını anlatın onlara.


Bir sonraki uyandırma servisinde görüşmek üzere. Herkesi öptüm, kokladım.

Kişisel Not : Siz de mi benim gibisiniz? Yoksa okurken "Manyah mı lan bu? Tevbe tevbe..." mi dediniz?
0

Baştan çıkarılmış yazar.

Uzun zaman oldu.

  Yahu... OFF! Böyle başlamak istemiyorum ben yazıya? Niye böyle başlıyorum? Toparlarsak 4. defadır böyle girmeye çalışıyorum yazılarıma. Evet doğru, uzun zaman oldu. Ama bunu böyle belirterek ne sağlamaya çalışıyorum? Ben de bilemiyorum. Bilen varsa da mesaj atsın. Numaram ; 0900 350 fısır fısır.

  Şaka şaka öyle bir numaram yok. Atlayan olmasın. Telefon faturası adınıza kitlenince aramayın beni elinizde odunla. Hoş, şu aralarki ruh halim bir adet odunu feci halde hakediyor. Arayın beni dostlar. Ellerde odunlarla arayın, sopalarla arayın. Beni vurunca da verin kafama, verin omurlarıma, iliklerime. Ama öldürmeyin. Vur dedik, öldürmeyin. (Bir atasözünü ilk defa tam yerinde ve tam zamanında kullanıyorum. Galiba az önce cennetten bir melek düştü dünyaya. Eheheh. Tamam sakin olun, kimse derinleşmesin.)

Saadedime gelelim. Geri dönmeye karar verdim. Malumunuz bilen bilir, alisko.org bir nevi artık Ali'nin kişisel projesi haline geldi. Bu sebepten dolayı uzun zamandır düşüncelerini yalnızca kendisiyle paylaşan ben, kendim, (rakamla; BEN) tekrar düşüncelerimi sizlere açmaya karar verdim.

Bu sebepten ötürü de sade olan bu blogu yeniledim.(Başaçu'ya teşekkürlerimi iletmeyi bir borç bilir, bir çekle geri ödeyeceğimi belirtmek isterim.) Farklı bir havayla, farklı tasarımlarla, ama aynı içerikle karşınızdayım. İsteyen arkasına da alabilir. Ayrı konu o. Kimse gelip de bunun muhabbetini yapmasın kırılırım. Darılırım. Gücenirim.

Kendime geleyim... Öhm. Üstte benim 2 yıl önce yazdığım hoşgelmişlik yazısı hala duruyor. Ama olsun, bu yeni başlangıç için beni okuyan herkese yeniden söyleyeyim. HOŞGELDİNİZ!

Not: Yazarken çalıyordu ; hiçbişe. Bişe dinlerken yazı yazamam arkadaş. Albüm tanıtımı yaparken bile o albümü dinlemem bi yandan. Bana böyle şeylerle gelmeyin.