1

Hazır laf açılmışken...

İstek üzerine Emo'lara el atmaya karar verdim.

Oha yanlış anladınız hemen. Klavye atmaya deyim daha doğru olsun evet.

Şimdi emo kardeşlerimiz de alınmasınlar, böyle Meksika'daki gibi onları öldürmeye yönelik eylem falan yapmicam, emo büstü falan yakmicam.

E ama birçoğumuzun katıldığı noktaları atlamayacam da.

Kısacası, kısa bir süre sonra, kısa sürede popüler olan ülkemiz Emo'ları hakkında pek de kısa olmayan ama ana fikri kısa net ve kıs... Tamam evet fazla kısa var burda. Keseyim bu yazıyı, hep beraber Memo'nun gereksiz beyninden emolar hakkında ne gibi düşünceler çıkacak merakla bekleyelim.

Kessstim.

Kat!
0

Zamansız Yazılar

Tekrardan selamlar...

Derste olmam gereken şu saatte uykunun verdiği gazla "gitmiyorum uleyn" diyerek dersi eken bendeniz şu anda evdeyim, aylak aylak oturuyorum müzik dinliyorum.

"Yok mu çalışacak dersin?"

Yok olm. Valla lan. Siz de herşeye kızıyonuz ama! Günü gününe yaptık hatta gününden erken yaptık ödevi sonuç olarak bomboşuz... Halbuki dün mis gibi Avrupa Yakası'nı izlemek vardı sindire sindire. Ben ne yaptım? Açtım ampulümü (siyasi olan değil) oturdum deli gibi çizim yaptım bitirdim çizimlerimi.

Demek neymiş bebeler? Ödevi günü gününe yapmak, hatta gününden önce yapmak her zaman iyi değilmiş. Bu sefer sonrası kötü oluoyor kardeşim, yapacak bi zıkkım bulamıyorsun kalıyorsun ortada.

Dışarıda yağmurlu basık bir hava var. Aslında evet gitmememin sebebi sadece uyku olmayabilir. Bu tür karanlık havaları pek sevmem ben. İsterim ki hep bahar havası olsun, ne sıcak ne soğuk, güneşli insanın işini açsın. Ne yapalım gönül isterdi "Emo" olalım, karanlık havalarda bir elimde siyah göz kalemi bir elimde "Türkçe'yi bok etme klavuzu" karanlığı ne kadar sevdiğimizi düşünelim, coşalım ama eğlenmeyelim. İntihara eğilimli olalım.

Ne diyorum lan ben.

Sanırım boş dura dura kafa terse çalışmaya başladı.

Neyseki arada bloga yazıyorum cici oluyor.

Kısmetse ikinci bir kişilik geliştirip hem emo, hem idealist bir genç olacam. Değişik bir kombinasyon olu diye düşündüm.

Neyseki yarından itibaren vizelere bir ara veriliyor. Akıl sağlığım yerine gelmek için bir fırsat yakalayabilir.
3

Unutulduk düştük dilden, ne gelir ki bugün elden?


Birçok şey farkettim lan bu hafta... Hakikaten ama, bazıları iyi, mutlu edici bazıları umut söktürücü. Farketmek güzel netekim, bilerek ortama ayak uydurmak daha kolay oluyor.

Bu haftaki Uykusuz'da (siz bu yazıyı okurken geçen haftaki, yada geçen ayki olabilir bahsettiğim sayı.) Ersin Karabulut benim için anlamlı gelen birşeyler çizittirmişti. Okudum, birçok insanın da "Hıı hakkaten de öyle yaaa, bravo Ersin'e yine yapmış yapacağını." dediğini düşündüm bu yazıyı, ve gülümsedim. Fakat beni daha fazla düşündürdü, daha fazla heveslendirdi.

Sayfasındaki mini öyküde kafede oturuyor Ersin abimiz bir ablayla. Ablamız "Ben de güzel yazarım aslında, blogum da var göstereyim istersen." deyip Ersin Abi'ye gösteriyor blogunu. Ordaki yazı da yanlış hatırlamıyorsam " Karanlığın içinde büyüdü gözbebeklerim... Düşmeye başladım, ve sen... Sen yoktun... " gibi bir yazı.

Devamında aynılıktan, orjinal olamamaktan bahsediyor. Doğru değil mi, girin bakın birçok blogda yazılan aynı saçmalıklar. "Derinim lan ben!" yarışı. "Sadece siz değil, ben de yazıyorum!" bağırtısı. Hep kelime oyunları... Hep anlamlı bir cümleyi dolaylı yoldan anlamsızlaştırma falan.

Ben de ak kaşık değilim haliyle, ama bunu bilerek daha aza indirmek, daha saf daha dürüst yazılar çıkarmak da benim elimde pekala.

Aynı düşünceleri anlatmak isteyen, aynı özellikteki insanlar çoğaldı. Bazılarımızın amacı yazı yazarken basit. Düşüncelerimizi açmak, paylaşmak. Bazılarımızınki ise dediğim gibi, ilgiye yönelik.

Ben neler farkettim?

Evet 3 noktalı yazıların modası geçti. Derin şeyler yazmaya çalışırken boka sarmaya hiç gerek yok artık. Düz, dürüst ve hedefe yönelik yazılar daha makbul. Benim için en azından.

İnternet yaygınlaştıkça, bazı şeyler geçmişe göre popülerleştikçe her zaman bu popülerlikten yararlanmak için o işin bokunu çıkaranlar oluacaktır. Aynı şey benim ve can dostlarımın yıllardır icraat ettiği müziğe de yapıldı. Şimdi her 4 kişi toparlanan iyi müzik yaptığını sanıyor. Şimdi ise bu bloglara oluyor. "Aaa blog, ne güzel,e ben de yazıyim o zaman." diyen herkes bir tıkla blog sahibi oluyor. İlginç benzerlikler çıkıyor ortaya. Anlamlı yazmamaktansa hiç yazmamayı tercih edenler ise doğru yaptıkları halde unutuluyor.(Bkz. Orhun, Göktuğ- hoş Göktuğ'un bi skim yazdığı da yok muaheueh.)

Şunu farkettim, blogumuza pek kimse uğramıyor. Ancak bu moralimi de bozmuyor. Yola çıkarken amacımız popülerlik değildi. Birilerine ulaşmaktı. Anlamlı birşeyler elde etmekti ilgi değil. Meyvemi(zi) de aldım. Birkaç aydır sitesinde sadece garip videolar olan Berk(muhaueh yalan makinasıymış) blogunu baştan yaratıp yazılarını bizlerle paylaşmaya başladı. 1 de olsa 1000'e yolu var bu işin. Başlangıcı görmekse mutlu edici.

Peki buraya uğrayıp cici gözlerini bizler için yoran dostlardan isteğim nedir? Yorumlarınızı eksik etmeyin de, sadece ben değil, benim yapmaya çalıştığımı topa tutanlar da görsün.

Sağlıklar olsun.

Teşekkür ediyorum bebelerim...
0

Nerde kalmıştık?

Kurbanın solisti Deniz Yılmaz da söylüyor bu sözü, "Sert" albümünün introsunun sonunda.

İddaalı bir söz aslında. Yani sanki yaptığınız iş istemediğiniz halde yarım kalmış gibi. Hani bıraksalar siz bir ferman dolusu söz söyleyecektiniz, ama böldüler. Yada bıraksalar 10 şarkılık bir albüm değil de 40 şarkı sığdıracaktınız oraya. Biraz da meydan okuma var. İzin verilseydi sanki birine gününü gösterecekmişsiniz gibi. Sanki yaptığınız, yada önceden yapmış olduğunuz işi birileri onaylamıyor, ve siz inatlarına daha iyisini yapıyorsunuz.

Bebeler bu kadar kısa bir cümleden nasıl böyle bir anlam çıkardım, zihnimin derinliklerinde belki ben ölene kadar cevabı aranacak bir soru. Belki de benim gibi böyle küçücük öbeklerden çok fazla anlam çıkaran, birisinin " görüşürüz" yada "öff" demesinden artı sonsuzla eksi sonsuz arası "sınırsız" cevap arayan birileri daha var. Belki de daha bu yazının ilk paragrafını okurken sıkıldı onlar. Ne kadar çok belirsizlik var ama? Yani boş mu konuşuyorum, sonunu bilmediğimiz o kadar çok şey, her gün bizden daha iyi olmasını umduğumuz o kadar yabancı var ki etrafımızda. Çengel bulmaca gibi, birini çözdünüz mü diğerine dair ipucunu buluyorsunuz. Ama netekim benim gibi ne bulmacalarla ne de çengellerle haşır neşirseniz, sayfanız bomboş kalabilirsiniz ortada.

Tamam len fazla uçmuyorum. Fazla da derinleşmiyorum. Bakıyorum da aşağıya bir önceki yazım daha bi gevşek, daha bi mavra. İnsanın önünde yakın bir hedef olunca tek stresi o oluyor tabi. Matematik vizesi falan. E ama noldu? Pufff bitti gitti vize. Geriye ne kaldı? Çok da kötü geçirilmemiş bir sınav veeee... Hedefsizlik. Bu hafta da başka vizeler var. Ama artık vizeler sıradanlaştı. Başka birşey bulmak lazım. Başka bir hedef, başka bir görüntü, kişi, sebep, yol...

Blog var bir yandan yazıyor insan canı sıkılınca. Onun dışında birşeyler bulmak lazım evet.

Peki siz neler yapıyorsunuz? Siz değiştirdiğiniz ortamlara nasıl ayak uydurdunuz? Yanınızdaki birinin gitmesine? Yada sizin ayrılmanıza alışkanlıklarınızdan?

Yorumlarınız bekleniyor.

Hadi bu yazı sizin yazınız olsun. (kıyak geçiyo gibi değil de, ortam olsun hesaaabı)

Atın yorumunuzu, yada direk bana söyleyin ben şöyle yaptım böyle oldu diye. Yazayım burda.

Teşekkür ediyorum...
0

Uçuşan kelebekler, Sünger Bob ve Mehmet arasındaki ilişki

Evet sevgili bebecikler. Benim yukarıdaki. Yanımdaki de çok değerli dostumuz Sünger Bob. Fotoğraf Washington DC de bulunan Lego World'de çekilmiştir. Çok güzel yerdi lan tavsiye ederim. Böyle herşeyin legosu var. Hatta o kadar çok çeşit vardı ki bir süre sonra kendimi tutamayıp hepsini alacam diye uzaklaştım ordan. Bu Sünger Bob'un olayı da şuymuş, bu Lego World'lerde her sene farklı bir karakter oylarla belirlenip legosu yapılarak sergilenirmiş. Bu sene de Sünger Bob varmış. 2009 un karakterleri de yanılmıyorsam Klon Savaşları filmi nedeniyle Star Wars karakterleri olacaktı, ama emin değilim işte... Resmi yaknıaştırırsanız Bob'un sağındaki yazıda bir çeşit açılama ve soru göreceksiniz. Toplamda kaç parçayla yapılmış olabileceğini soruyordu... Salladım bir rakam ve attım belli ki tutmadı. Nasıl bilebilirsin ki lan o kadar çok var ki lego!

Bu resmi koymamın sebebi tabi ki de... Hiçbirşey. Bilmiyorum canım sıkıldı fotoğraflar arasında gezerken gördüm bunu koyayım güzel olur dedim ve koydum. Sünger Bob'u seviyodur zaten herkes kimsenin " Ne biçim karakter lan bu a.q." dediğini duymadım. İtiraz etmeyin onun için.

Peki ben şu an ne yapıyorum? Matematik vizemin stresi içindeyim ve bu stresten kurtulmaya çalışıyorum... Olmuyor olmuyor... Farklı bir olay vize, ne kadar çalışırsan çalış kendini yeterli hissedemiyorsun. Karşındakiler Profesör çünkü koskoca, ne yaparsan yap istese seni ters yatırıp düz öper. (evet.) Yapıp yapmayacakları da muamma işte.

Bakarsınız bu akşam çok mutlu şekilde başka bir yazı atarım sizlere.

Bakarsınız bu akşam vize sayesinde okuldan soğurum.

Kısmet işleri evet.

O zamana kadar bana ve Bob'a bakınız, beni hatırlayıp gülünüz, eğleniniz.

And keep taking care of your sweet, tiny, cool selves.

Ill be right back soon. Very soon.
1

Biraz da hayattan güncellikler.

Evet farkındayım. Blogu açarken dedim ki politikleşmek yok. Gereksiz bilgi verip insanları sıkmak yok. Kısa ve öz yazılarla mizah var, eğlence var, SEKS VAR ENTRİKA VAR DEDİM!!!

Hmm... Belki seks ve entrikalardan bahsetmedim. Farkındayım. Hatırlayamamamın nedeni bu olsa gerek. Zaten bahsetsem hatırlardım. Dimi? Evet.

E ama üzerime de gelmeyin sevgili bebeler, o kadar da politikleşmedim yahu! Bir iki şey yazdım, bilgilendireyim istedim, onların içine de katılabilecek kadar mizah kattım bir yandan eğlendirsinler istedim. Düşünüyorum da keşke politikacılar da bunu yapsa. Deneseler en azından. Böyle sıkıcı vaazlar yerine alev falan püskürtseler ağızlarından. Ah ulan ah ben politikaya atılacam Göktuğ ile, siz o zaman görün şamatayı. Partimizin adı da ne olurdu. Hmm... Yatıcı Hoppacılık Partisi. Neden olmasın? O kadar saçma parti ismi var gayet mümkün bence. YHP bebelerim. Yazınız bunu bir yere. Bir gün başbakanınız olduğumda netekim, bu günü hatırlatırım sizlere... Kaçıydı len ayın bugün?

Peki bebeler, ben ne yapıyordum blogun dışında? Bahsedeyim.

Hani bir his vardır her lise yılınızın sonunda sizlerin yüzlerini gülücülklerle donatan... Nedir o his? Son yazılıı!!! Koskoca bir yazın bomboş geçme ihtimali bile sizleri mutlulukla donatır! İçinizde kelebekler uçuşur, 24 saat sonra ölecekmiş gibi bütün dünyevi zevkleri yaşayın istersiniz! Ah ah ne güzeldir o his. Özlüyor insan bazen o hissi falan.

Bir de ilk 2 yazılıdan yüksek olmanın verdiği his vardır. O da süperdi yaw onu da özledim çok yapamamış olsam da... Böyle son yazılıya girerken "skime kadar yolu var" dersiniz. Çünkü en kötü notu (ki o notu hiçbir zaman almazsınız) hesaplar ve yine de iyi birşey geleceğini anlarsınız dönem notu olarak. Garanticilik böyledir. Güzeldir, sağlamdır ve yarınları düşünmeden rahatça yaşama yol açar.

Peki lise hayatımızın en büyük mutluluğu neydi? En ve en son yazılı! Ulan ne efsaneler dönmüştü sınıfta... Kitapları yakalım. Formaları yakalım falan. Mantıklıydı aslında sonuçta 3 sene acı çektirmiş sana o yazılılar, ben olsa bulup bütün resmi yazılı kağıtlarını yakardım heralde. Böyle o sorumluluk tamamen kalkmış, bir boşluk hissi tekrardan ama bu sefer daha büyük.

Üniversiteli bebelerim, siz biliyorsunuz ne anlattığımı.

Liseli güzellerim, siz iyi dinleyin.

O his KOCA bir yalan. Neden? Çünkü üniversiteye girip de geçirdiğiniz boş aylardan sonra o vizeler öyle bir vuruyor ki sizi.

Serbest ünviersite çok hoş. Çoğu derste yoklama yok, istediğine gir istediğine girme anasını satayım. Sonra da o profosörler onun acısını senin T cetvelini kullanarak alsınlar. Anlarsınız ne demek istediğimi... Gelin gelin buyrun, güzel vizeler falan. :)))

Şaka lan. Hakkaten güzel ha üniversite. Güzelim valla şaka yapmıyorum, napacan simit satıp? Gel üniversiteye hayatını yaşa. Benim gibi de vizeleri asma ama. Kötü not almadım tamam ama eteklerim öyle bir tutuştu ki. İyi oldu kendime geldim netekim. Uzunca bir süre de kendimde kalmak dileğiynen.

Onun dışında ne yaptım? Stüdyoya gittim Tuğ ve Barışla. Eğlendik stres attık. Bol bol para yatırdım teknolojiye. Nükleer santral kuracaz Barışla az kaldı. O derece. Böyle harçlığımızın tamamıyla Sinan Paşa pasajında gezip Uranyum, Nitro Gliserin falan alıyoruz, sonra elektrik kabloları alıyoruz. İlk mutasyonumuzu da yakında geçirecez kısmetse. Ben Kuzu-Adam olmak istiyorum. Böyle "baaaa", "baaaaaaa", diye kötü karakterlere bağırayım çağırayım ödleri patlasın onları uçurumdan düşürecem diye. Barış da Kınayt-Adam olacakmış. Onun narası da "artı 16 raptor gücü yaşasın kınayt!!" mış. Öyle dedi. Demiş yani ben duydum birinden. Dememiş de olsa kızmayın gelmeyin üzerime. Yapmayın bunu.

Şaka lan teknolojiye para yatırdım derken onu kastetmedim. Zaten baya uzun kastettim farkındayım. Bütün paramı Ps3 e yatırdım. Sürekli maç yaptım. Yapmaz olaydım artık rüyamda taktik görüyorum. Taktik mühendisliği diye bir meslek olsa yaw keşke. Ondan olurdum iyi de para kazanırdım. Fatih Terim de deşşet para kasıyo zaten. Çarı manyaktır o adamın ben söyliyim.

Genel olarak budur. Ps3, müzik, ders. Başka bir numaram yok mu? Var çok var da, yazı uzun oldu yazmiyim dedim. Bir sonraki güncel hayatımdan manzarada sizleri bilgilendiririm o konularda bebelerim.

O zamana dek ne yapıyoruz? Ne bilim ben canımız ne isterse...

Take care babes...
0

Zıtlıklar, Saçmalıklar ve İstanbul.. Ayrılmaz şeyler..

Çoğumuz gitmedik mi zaten İstanbul'a?

Gittik evet... Ya okul gezisiyle ya başka sebeplerle gördük güzel mekanları... Topkapı Sarayı Ayasofya falan... Ama yaşamak bambaşka bişe lan İstanbul'da. Valla bak. Özetleyeyim mi? Ahanda yazıyorum aşağıya maddeler halinde. Gelin hep beraber şok olalım, şaşıralım.

--Türbanlı bir arkadaşın telefonunun Helldorado'dan "Drinking Song" ile çalması. Hımm... Türban ve alkolle özdeşleşmiş bir şarkı?

-- Sümerevlere gitmeye çalışan teyze. Ah teyze ah. Ne işin var sümerevlerde? Var mı ki öyle biyer belki de adını yanlış hatırlıyorsun? Olsun teyzem ısrarcı... Onunla şöför arasında geçen diyalog işe şöyle,

-Sümerevler'e gider mi?
-Gitmez teyze.
-Sümerevler'e gidecektim?
-Teyzecim burdan geçmez şurdaki köprüden karşıya geçin(eliyle köprüyü gösterir ama teyze bakmaz) ordan sorun tekrar.
-Gitmiyor musunuz Sümerevler'e?
-Teyzecim (şimdi biraz sinirlidir), Şu köprüyü görüyormusun? (eliyle yine gösterir ancak teyze hala şöföre bakmaktadır) Ordan karşıya geç sor nereye gideceksen burdan gidemezsin.
-Burdan bin dediler?
-Allahallaaaa... (sinirlendi mauehuah) ya tamam burdan bin de karşıdan bin.
-BAĞIRMA BE!!!

veee teyze bir de zeytinyağı olarak üste çıkar, adama bağırır. Olay sonrası köprüye değil bir arkadaki otobüse muhtemelen öbür şöförü çıldırtmaya gider. Hahaha. Hala gülüyorum lan buna.

-- Akbil almaya çalışan teyze. Aynı teyze değil merak etmeyin lan. Muaehuah. Akbil alınırken verilen turuncu formlardan elinde tutarak benim hemen önümde görevliye yaklaşır teyze. Diyalog:

-Teyzecim buyrun.
-Al yavrum.
-E teyze bu boş?!!?
-Turuncu formu ver dediler?! (gayet şaşkın bir ifade vardır yüzünde)
-Teyzecim boş ver dememişlerdir heralde! Doldurup vereceksin!
-Oyuncak ettiniz oyuncak...
Teyze yine kazanmıştır ezici üstünlükle. Sırayı yeni maceralar için hızla terkeder.

Ulan peki böyle olaylar yaşanıyor tamam. İyi güzel. Kıyak. Peki sevgili insancıklar, siz de düşünmüyor musunuz bu teyzeleri yada böyle zıtlık abidesi insanları birileri acaba bilerek ve isteyerek mi yerleştiriyor etrafa? Bu düşünce bile bizleri başlı başına bir paradoksa itiyor... Beni itiyor yani. Niye bu kadar çok karikatür dergisi var, neden bu karikatüristler hep İstanbul'da yaşıyor, neden komedyenler hep İstanbullu gibi sorular da cevaplanıyor kanımca.

Sakin olun bebelerim. Az sonra başka bir yazıyla vuracam sizleri. Geliyor!!
1

FETHİİİ!!! Naber Lang???

Yok canım sakin olun. Obama yukarıdaki cümleyi şekildeki resim eşliğinde kurmadı. Kursa fena mı olurdu? Öeh, hakkında bu kadar iddaa varken adam cağızın, heralde fena olurdu yaw. Neler diyorlar neler... Gizli müslüman diyeni... Hristiyan ama beyazları sevmeyen kızgın siyahi hristiyan diyenleri... Kenyadaki ailesi yamyammış diyeni... Müslümanlığın yeni ve çok sıkı bir mezhebine bağlıymış onların desteğiyle buralara gelmiş diyeni... MIŞ, MUŞ, MÖŞ, yok artık BUŞ.

Düşünüyorum ki, yukarıdaki zatta bundan sonra biraz daha saygılı davranmak gerekecek taraflarınız tarafından.(muhaeuh-çok fazla taraf. Yaşasın tarafsızlık!) Nedeni var mı arkadaşım, adam o kadar oy aldı ve OLDU sonunda Amerika Birleşik Devletleri yeni başkanı. Her ne kadar halkımızdan bazı kesimler "Muammer Zenci herifi aldılar lan saraya , olaya bak amk mauhaeuh" şeklinde yorumlasa da olayı iyimser olunduğu kadar işin kötü taraflarını da görülmesi mümkündür.

Ahmet HAKAN'ı çok fazla sevmem. Kişisel olarak çok savunmacı, aynı zamanda çok saldırgan bulurum değerli Hürriyet yazarının yazılarını. Ancak kendisi güzel bir dille Amerikalılar için değil, bizim için durumun vahimliğini yorumlamış.

Bir kısmımızın umrunda değil Obama. Biraz da mantıklı aslında. Clinton geldiğinde adamın politikasından çok nasıl bir bebeği kucakladığını tartışmıştık. Küçüktük biz o zaman nesil olarak, hoşumuza da gitmişti, çünkü AMERİKAN BAŞKANI denildiğinde akan sular duruyordu, hala da duruyor, ve o adamın nasıl olup da bizden birini kucaklayabileceğini aklımız almıyordu. Sevinmiştik yine de gariban olarak. Sonra hatırlarsanız o bebek büyüdü, büyümüş halinin "içler acısı" olduğunu öğrendik sayısız haber kanalından. Bush ve onun yasadıkları hakkında da hiçbirşey bilmedik 8 yıl boyunca. Onun hakkında bildiğimiz en önemli şey "Adamın boğazına kraker kaçmış boğuluyormuş salak..." oldu. Bu demek olabilir ki Obama hakkında bileceklerimiz de adamın Kenya'daki ailesi, babaannesinin ne kadar iyi bir müslüman olduğu, kendisinin boş zamanlarında ne gibi hobilerle uğraştığından öte geçmeyecek.

Ahmet abinin değindikleri de beni hem güldüren hem endişelendiren kesim. "Olayı fazlaca ciddiye alan 'müslüman' kesim" deniyor bunlara. Bizim duyduğumuz boş iddaaları da muhtemelen bunlar atıyor ortaya. Yada ben öyle düşünüyorum. Ahmet Abi de öyle düşünüyor. Bir elin nesi var iki elin sesi var. Neyse. Peki ne diyor bu arkadaşlar?
"Obama gizli müslümanmış! Ailesi müslümansa kendi zaten müslümandır!" diyorlar.
"Obama müslümanların öcünü almak için beyaz saraya Allah'ın yardımıyla gelmiş!" diyorlar
"Obama müslüman taklidi yapıp sevgimizi kazanacak, sonra bize savaş açacakmış!" diyorlar.
"Obama hristiyanmış, ama beyazlardan nefret eden zenci hristiyanlardanmış!" diyorlar.
"Kenya'daki ailesi aslında yamyammış, sonradan müslüman olmuş!" diyorlar.
Ve uzuyooor gidiyor bu söylemler, boş şeyler... En komiği de " Obama'nın Hz. Muhammed'in reenkarnasyonu olduğu yönünde iddaalar var! " şeklindeki haber başlığıydı. Oha! Reenkarnasyonun müslümanlıkta ne zaman yeri oldu? Yuh! Size bunu kim söyledi peki? Saçmalamayın kardeşim... Töbe töbe...

Son grup da olayı ne fazla ne de az ciddiye alan, bana göre kararında olan grup. Onlar ne çok konuşuyor Obama hakkında, ne de az. Mantıklı olan da budur bence.

Yine de "Yenilik getiren başkan" yerine "Beyaz Saray'daki en uzun çüklü başkan" olarak anarsak Obama'yı ülkemizde, şaşırmayın...
0

Bu İnsani Varlığa erişiminizi engelledik kardeşim! DAĞILIN BAKİM!


Hmm... Evet bir 10 gün oldu yazmayalı buraya. Normalde ara o kadar uzun tutulmazdı biliyoruz hepimiz, hele hele Göktuğ kadeşimizde bu kadar üretkenlik, böyle bir yazım isteği mevcutken sizi asla yazısız bırakmazdık. Hele ki hele Göktuğ siteye bu kadar uğrarken, bu kadar böyle ilgilenirken bu blogla...

Öhm...

Evet kısacası GÖKTUĞ NERDESİN LAN? KARDEŞİM BİZ BU BLOGU 2 KİŞİ AÇMADIK MI?

Ama tabi çocuk da haklı çalışıyor falan. Neyse eminim o başka bir yazıyla (kısmet meselesi) sizlere ulaşıp bana cevap verecektir. Muaheuh.


Gelelim 10 gündür ayrı kalınışın sebebine. Biliyorsunuz ülkemizde sanala ortamlar, sanal suçlar, sanal korsanlık, sanal sapıklık gibi kavramlar çok yeni. Böyle olunca pek kimse birşey bilmiyor bu ortam hakkında, biz gençler dışında. Özellikle yasa ve yargı bu konuda ne yapacağını bilemiyor, dolayısıyla ellerindeki yetkiyi ele avuca sığdıramayıp verip veriştiriyorlar. Bunun ilk kurbanı, hala kapalı olan, "youtube" idi. Tube2 da yayınlanan belirli videolar, zararlı içeriklerie nedeniyle kapatılmasına sebep olmuştu sitenin. Biz de türk milleti olarak uzak kalmıştık birbirimize komik video linki göndermekten.

Burada ortaya çıkan sorun şu, yasa gereği sanal bir ortamda zararlı içerik bulunduğunda içeriğin kaldırılması yada içeriği yayınlayan kişi yada gruplar hakkında yasal işlem yapılması yerine, site alanı tamamen kapatılıyor. Yani kurunun yanında yaş da yanıyor. Yasanın bu konudaki kapsamını ve gücünü çok da iyi anlamayan, bunu da kabul eden yargı sistemimizdeki bazı insanlar da önlerine gelen her davalık siteyi "kapat gitsin kardeşim" diyerek bizlerden alıyorlar. Gerekli olan ise yasada bir değişikliğe gidilerek zararlı içerik yüzünden tüm sitenin kapatılması yerine içeriğin ortadan kaldırılması. Tabi sitenin tamamı zararlı içerik üzerine kuruluysa sitenin kapatılması kararı da gayet uygun kılınabilir yasa değişikliğiyle.

Peki blogger neden kapanmıştı? Neden son 10 gündür biz blogger'a ve dolayısıyla birçok arkadaşımızın kendi kişisel alanlarına ulaşamıyorduk?

Aldığım bilgiler yanlış değilse, bazı kişiler "Digitürk-Lig TV" nin elinde bulundurduğu Turkcell Super Lig karşılaşmalarını yayınlama hakkını birazcık suistimal etmiş. Türkiye çapında sayısı bayağı fazla olan bloglarda (bloggera bağlı olan) canlı maç yayını yapılıyormuş izinsiz. Doalyısıyla Digiturk konuyu mahkemeye ulaştırarak hemen almış önlemini. Yayını yapanları uyarmışlar ama pek bir sonuç alamamışlar, bu sebepten dolayı tüm alanı mahkemeye verme gereği duymuşlar.

Evet maalesef yasadaki boşluklar sebebiyle durumlar bu şekilde gerçekleşiyor. Umarız durum başka sitelerin başına gelmez.